REHA OĞUZ’LA TANIŞMA

Şimdiye kadar hep karşı tarafın kahramanlarından bahsettim. Halbuki bizim cephede de onlardan aşağı kalmayan kahramanlar vardı. Bunları anlatmamak hem kendilerine karşı haksızlık, hem de tarihe karşı ihanet olur. Kahramanlar mutlaka tarihe geçmelidir. Tarafsız bir tarihçinin vazifesi de tarihi metoda sadık kalarak ve olayları objektif bir görüşle görerek.... falan... falan...

Tabiî derhal, tarafsız olmadığım iddia olunacak; okuyucularım emin olsunlar ki tarafsızım ve bildiklerimin hepsini yazmıyorum. Hepsini yazsam dünya yerinden oynar. Dünyayı yerinden oynatmayı doğru bulmuyorum, bir... Çünkü o zaten oynamış, daha çoğuna dayanamaz.

İsbat hakkı olmadığı için yazdıklarım kanunlara aykırı düşebilir, iki...

Bir de üçüncü sebep daha var: Başkalarının hesabına ben utanıyorum.

Dünya binbir türlü süt emmiş insanlarla doludur. Ayrıca her insan az veya çok inek sütü de içmiştir. Demek ki her insanın bir anası, bir de inek süt anası var. Tabiî her ineğin bir öküz kardeşi olur. Şu halde her insanın da bir öküz dayısı var demektir. İnsanların niçin zeka ve insanlık dışında hareket ettikleri anlaşılıyor değil mi? Her insan bir öküzün yeğenidir. Oğlan dayıya, kız halaya çeker derler. Herhalde bazı insanlar, süt dayılarına fazla çekiyorlar. Bundan da cihanın huzursuzluğu doğuyor.

İnsanın ister kendi yaratılışından, ister süt dayılarına çekmekten olsun bu kadar düşmeleri bana huzursuzluk verir; dünyadan tiksinirim.

Fahişeler vardır, namustan bahseder. Kanaatini ve kalemini satmışlar vardır, vicdandan dem vuru. Vurguncular vardır, ağızlarından fazilet sözü düşmez. Çifte pasaportlular vardır, vatan diye haykırır. Palikaryalar vardır, kahramanlık iddia eder. Bazı iyi niyet sahipleri de bunların hepsine inanır. Gel de bu insanların arasında huzur içinde yaşa.

Bu felsefeler de nereden çıktı diyeceksiniz. Çağrışımlar insanı aldığı gibi böyle yüksek fikirlere iletiyor. Yükseliş hoş, fakat bir de hakikate iniş var ki düşman başına... Biz yine gelelim konumuza:

Vaktiyle bizdenken sonra dönen, askerliğini yapmadan vatanından uzaklaşarak Amerika’da yerleşen ve Amerikan vatandaşı olan bir Reha Oğuz Tükkan var ki bu davada mühim yeri olduğu için ondan bahsetmek bir zaruret-i mecburiyye-i kaviyye’dir.

Bu acayip söz de nereden çıktı diyecekler. Gerçi “Kül Tegin” çağından kalma bir Gök Türk isem de arasıra böyle Osmanlılığım da tutar. Osmanlı yazı diliyle söylerim. Yukarıdaki Osmanlıca tamlamada az buçuk yanlış da var ama “benle”, “senle” diye Ermeni ağzıyla konuşan, Galatasaray’a “Gaasaray”, Beşiktaş’a “Beştaş” diyen bugünkü gençler onu nereden anlayacaklar? Bugünkü gençler bu gibi fikir meselelerinden ziyade “antrenman”la uğraşırlar ve “yerden muazzam oynayan Macarlar”a karşı milli kahramanları Lefter’in golü ile galip gelen takımları şerefine trende, vapurda nara atarlar.

Biz yine Reha Oğuz Türkkan’a gelelim. Mister Reha Oğuz Türkkan (belki şimdi Törkkeyn olmuştur) şimdi 43 yaşlarındadır. Eski Kadastro Umum Müdürü Halit Ziya Türkkan’ın ortanca oğludur. Ankara Hukukundan çıkmadır. Tanışmamızın, ister istemez uzunca olan hikayesi şudur:

1938 yazında bir gün Maltepe’deki evime gelen ve kendisi “Orhan Türkkan” diye tanıtan bir genç benimle görüşmek istediğini söyledi. Görüşelim dedim. Cebinden çıkardığı bir kağıdı uzatarak “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda baktım. Vaktiyle Atsız Mecmua’da çıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi:

Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim;

Beraberiz seninle... İşte elinde elim

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim

Ölümüne gamına, tipisine, karına...

Aktörce hareketleri sevmediğim için bu “numara” hiç de hoşuma gitmemekle beraber: “Evet! Hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim.

Karşımdaki genç “Öyleyse konuşabiliriz” diyerek çantasını açtı. Birtakım kağıtlar çıkarmağa ve anlatmağa başladı. Türkçü bir dergi çıkaracaklarını, Türkçülüğü yaymak için bir dernek kurduklarını, benden de yazı istediklerini söyledi.

Bunun nasıl bir dernek olduğunu, kimlerin bulunduğunu, başkalarını sordum. Derneklerinin gizli olduğunu, seksen kadar üyeleri bulunduğunu bildirdi ve başkanlarının adını verdi: Avni Motun.

Bu adı ilk defa işitiyordum. Hepsi olabilirdi. Fakat beni henüz gören bir gencin gizli dernekten bahsetmesi... Olamazdı diyecektim ama işte o da olmuştu.

Bu seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek öğrenim ve lise gençleri olduğu cevabını verdi.

1944 olaylarına kadar insanlara inanan bir tabiatım vardı. “Deve uçtu” gibilerinden tabiat kanunlarına aykırı bir şey olmadıkça söylenenlere inanıyordum. 1944’te insanların ne Hint kumaşı, yahut Amerikan naylonu olduğunu anladıktan sonra, büyük adam denilen mikrop kadar küçük çapta bulunduklarını gördükten sonra inancım değişti. Şimdi “Deve geviş getirdi” deseler inanmıyorum. Çünkü insanlar geviş getiriyor.

Orhan Türkkan, Türkçülükten bahsederek hoşuma , gizli dernek diyerek de garibime gidiyordu. “Türkçülük” Türklerin ülküsü, kurtuluş yolu idi. Her bakımdan meşru bir davranıştı. Öyleyse neden gizli oluyordu? Kendisine sordum:

-“Dergi çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister ( o zaman öyleydi). Onu nereden bulacaksınız?”

Sorum üzerine Ankara Lisesinde edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Kendini ilme vermiş, gayet mütevazi, münzevi ve çekingen bir öğretmendi. Sırası gelmişken Maarif Vekili sayın Celal Yardımcı’ya şunu haber vereyim ki bu Fevziye Abdullah, lisede bırakılması değil, profesör yapılması gereken bir bilgindir. Tanzimat çağı ve sonrası edebiyatın en büyük uzmanıdır. Sayın Celal Yardımcı yetkisini, otoritesini kullanarak onu doğrudan bu kürsünün profesörlüğüne getirirse memlekete ve edebiyatımıza büyük hizmet etmiş olur. Fevziye Abdullah bu kürsüye imtihanla getirilemez. Çünkü onu imtihana çekebilecek kimse yoktur. O, kendisini imtihan edecek olanlara daha yıllarca hocalık edebilir.

Fevziye Abdullah’ın bu meziyetlerini nereden bildiğim sorulacak. Onu da arzedeyim:

Ben, Türkiyat Enstitüsünde asistanken Fevziye Abdullah edebiyat talebesiydi. Bizim üstad Köprülüzade, Barthold’dan “tamamıyla bihaber olarak” mühim ilmi keşfiyatla meşgul bulunduğu için çok defa derse gelmez, telefon ederek; “Nihâl sen derse bakıver” derdi. Ben de yetkim olmadığı halde derslere bakıverirdim. İşte Fevziye Abdullah’ı o zaman tanıdım. Ciddi ve çalışkandı. Anlamadığı noktayı öğrenmeden bırakmazdı. Bu sistemli çalışmalar, yemişini vermekte gecikmedi. Mezun olduktan sonra yayınladığı kitaplar ve makaleler, o konularda yazılanların en mükemmelleridir. Eserlerinden bazıları doktora tezi de olur, doçentlik tezi de olur. Bugünkü profesörler arasında onunkiler ayarında eserleri olan azdır. Bu sebeple kendisinin son çağ Türk edebiyatı kürsüsüne getirilmesi milli menfaat gereklerinden sayıyorum.

Sayın Yardımcı bu teklifimi kabul etmezse, günün birinde Maarif Vekili olduğum takdirde ilk yapacağım işin bu olacağını bildireyim. Sen de Maarif Vekili olabilir misin diyecekler. Niçin olmasın? İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olduktan sonra ben neden Maarif Vekili olmıyayım?

İşte bu kadar ciddi olan Fevziye Abdullah’ın adı, bu kadar ciddi gözükmiyen bir işe karışınca onun da gizli derneğe girip girmediğini sorup menfi cevap aldım. Velhasıl bu bir sürü birbirini tutmayan sözler şüphelerimi canlandırdı.

Orhan Türkkan kendisini ve sözlerini şüpheyle karşıladığımı görünce taktiği değiştirdi. Kendilerinin, vaktiyle yayınlamış olduğum Atsız Mecmua ve Orhun’dan milli feyz aldıklarını, kendi çıkaracakları Ergenekon’un da Atsız Mecmua ve Orhun yolunda gideceğini söyledi. Sonra programlarını anlattı. Bu “Muhayyelat-ı Aziz Efendi” kabilinden bir şeydi. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset alanında yüzlerce eser yazılacak falan...

Nihayet uzun konuşmaların gayesine vardık: Benden yazı istedi. Henüz kendilerini tanımadığımı, yazı verebilmek için dergilerini görmemin şart olduğunu söyledim. O zaman:

-“Atsız Mecmua’da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?” diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. Görüşme sona erdi.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz Türkkan” imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Gözlerini tedavi için gittiği Avrupa’dan Ankara’ya döndükten sonra da mektuplar yazmağa, Ergenekon hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışmaya hazırlandıklarından bahsetmeğe başladı. O da gizli dernekten dem vuruyor, büyük tasarılardan söz açıyordu. Halbuki ben gizli derneğin de, onun başkanı diye tanıtılan Avni Motun’un da hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü tanınmış Kun Yabgusu “Mete”nin asının daha doğru söylenişi olan “Motun”u o zaman bizde birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla öne süren de Hüseyin Namık Orkun’du belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan öğrenmiş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarlı bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat, esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini seçmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak onun adına söz yürütmekti.

10 kasım 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı. Bu ilk sayıda benim eski bir manzumem “Bozkurt” imzasıyla yayınlanmıştı. Kendilerine imzamın değiştirilmesi için yeti vermediğimden bu hareketleri üzerine derhal notlarını kırdım. Benden sıfır aldılar.

Sıfır aldılar da ne oldu diyeceksiniz. Hiç!... Fakat hiç deyip de geçmemeli. Bu “hiç” her şeyin sonudur. Burada meşhur Osmanlı hikayesini hatırlamamak imkansız. Hikaye şu:

Adamın biri gelip vezirin makamına oturmuş. Vezir onu görünce yarı hayret, yarı öfkeyle sormuş:

Kimsin?

Adam gayet kayıtsız bir tavırla soruyu soru ile karşılamış:

Sen kimsin?

Vezir şaşkın, cevap vermiş:

Vezirim!

Sonra ne olacaksın?

İki tuğlu vezir olacağım!

Daha sonra?

Daha sonra sadrazam olacağım!

Ondan sonra ne olacaksın?

Vezir şaşırmış. Çünkü sadrazamlıktan sonra olacağı bir nesne yok.

“Hiç” diye cevap vermiş. O zaman öteki gülümsemiş:

Sen yıllarca çalıştıktan sonra hiç olacaksın. Ben şimdiden hiçim. Şimdi kim olduğumu anladın mı?

Ben sıfır veredurayım, Reha Oğuz Türkkan “Birleşik dünya devleti”nin hariciye vekili olmaya layık bulunduğunu isbat edecek işlerle meşguldü. Mesela “Atsız da bu gizli derneğe girmiş midir?” diye soranlara “Evet” diyor, fakat “Kendisi böyle bir şeyden haberi olmadığını söylüyor” denilince de “Mezun değildir, söyleyemez” cevabını veriyordu. Bana yazdığı mektuplarda “Orhan Türkkan”dan bazen “küçük kardeşim” bazen “ağabeyim” diye bahsetmesi de bir harika, hem de hakira-i farika idi. Belki kendilerinden hangisinin büyük olduğunu bilmiyorlardı, yahut büyüklük, küçüklük izafi olduğuna göre içlerinden hangisinin büyük sayılacağı hakkında daha karar vermemişlerdi. Fakat eloğlu onların kararını bekler mi? İşte şüphem artmıştı. Tam bu sırada Ankara’daki Ziya Özkaynak’tan bir mektup aldım. Özkaynak, Reha Oğuz’un bir takım çocukça hareketlerinden, planlarından bahsediyordu. Lakin bunlar o türlü çoklardi ki boş yere insanı belaya sokar, tilkinin tilkiliğini anlatıncaya kadar postunu kaybetmesi gibi bunların çocukluk olduğu isbat olunana kadar insan tabiî ecel ile ölüp gidebilirdi. Bunları haber alınca kendisine sert bir mektup yazdım. Bu türlü davranışlardan vazgeçmesini öğütledim. Aksi takdirde dergilerinde eski manzumelerimin yayınlanmasına dahi izin vermiyeceğimi, dergilerini kimseye tavsiye etmeyeceğimi bildirdim.

Aşağıdan alan bir mektupla cevap verdi ve yakında İstanbul’a gelerek benimle görüşeceğini bildirdi. 1939’un yaz aylarında Reha Oğuz teşerrüf etmemiz kabil oldu. Reha Oğuz benden çok, kardeşim Nejdet Sançar’la mektuplaştığı için yine onun vasıtası ile beni görmek istiyordu.

İşte, söz kardeşim Nejdet Sançar’a gelince yine bir parantez açmak gerekecek. Neden aynı konu üzerinde aralıksız gitmediğim, niçin arasıra böyle saptığım sorulabilir. Kimbilir, belki de Mevlana’nın Mesnevisi’ni taklit ediyorum. Onun eseri içiçe masallardan yapma değil mi? Neden benimki de dışdışa hakikatlerden mürekkep olmasın? Benim bu sapmalarımı hoş görmiyenler bazı büyük siyasilerin sapıtmalarına ne diyecekler? Görülüyor ki tenkitlere cevaplarım hazırdır. Onun için ben yine sözü Nejdet Sançar’a getireyim ve 1944 mahkemesinde Halk Partisi hakimiyetini tehlikye düşüren bir olayı sırası gelmişken şurada açıklayayım:

Nejdet Sançar benim öz kardeşimdir. Yani ana baba bir kardeşimdir. Ve benden 5 yıl, 4 ay, 11 gün küçüktür. Ben 12 Ocak 19052te doğrum. O 1Mayıs 1910’da doğdu. Yaş farkımızın doğru olup olmadığını matematiği kuvvetli olanlar hesaplasın.

Peki, öz kardeş oluyoruz da neden soyadlarımız aynı değil? İşte Halk Partisi bundan kuşkulandı. Acaba ayrı soyadı almakla güttüğümüz gizli maksat ne idi? Merkezden ani bir darbe ile hükümeti kansız olarak ele mi geçirecektik? Yoksa kardeş değilmişiz gibi gözüküp akla gelmiyen başka planlar mı tatbik edecektik? Buracıkta bununda cevabını vermek faydalı olur.

Bir kere şunu söyliyeyim ki ben devletin bana bahşedeceği soyadına muhtaç değilim; onu soysuzlar düşünsün. Devletin, yani o zamanki Halk Partisinin kabul ettiği Soyadı Kanunu yanlıştır. Çünkü Türklerde soyadı isimden sonra değil, önce gelir. Dilin yapısı böyledir. İlle Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadını sona almak, şuur altına işlenmiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan değiliz. Buz gibi Asyalıyız ve hepsinden üstün olarak da Türk’üz... Anladın mı monşer? Avrupalı olmak meziyet olmadığı gibi, Asya olmak da kusur değildir. Unutma ki Arnavut Avrupalı fakat Japon Asyalıdır.

Bizde Soyadı Kanunu çıktığı zaman Anadolu Türklerinden yüzde doksan beşinin soyadı vardı ve bu soyadları çok defa “oğlu” ile bitiyordu. Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Göcenoğlu falan, Mızrakoğlu filan... Tarihimizde de bu türlü soyadları bol bol vardı: Osmanoğlu Murat, Aydınoğlu Umur, Karamanoğlu İbrahim ve başkaları... Şimdi alışılmış ve dilin yapısına uygun düşmüş bu isimleri bırakıp da İbrahim Karamanoğlu, Murat Osmanoğlu demekte mana var mı idi? Yoktu amma oldu işte...

Bize gelince: Asıl soyadımız “Çiftçioğlu”dur. Kökümüz de Gümüşhane vilayetinin Dorul kazasının Midi köyüdür. Şimdi 8 evli bir köy olan Midi’de artık Çiftçioğlu hanedanından kimse kalmamıştır. Birtakımı Yozgat vilayetinin köylerine göçmüş, daha talihsiz olan bir bölümü, yani bizim ailemiz de İstanbul’a yerleşmiştir. Bize ırkçılık köydeki atalarımızdan kalmadır. Çünkü Çiftçioğullarının tarihi, oturdukları yerin yakınındaki Rum manastırının tahribi ile başlar.

Bu “Çiftçioğlu” soyadı, tabî nüfus kağıtlarımızda yazılı değildi. Çünkü eskiden soyadları yazılmaz, dini ve mezhebi yazılırdı. Soyadı Kanunu çıktığı zaman ben ve babam ayrı ayrı yerlerde idik. Nejdet Sançar ise askerliğini yapıyordu. Soyadı Kanunun metni gündelik gazetelerde çıkmamıştı. Sözde özetleri yayınlanmış ve bunlar da bermutad yanlış olmuştu. Mesela “oğlu” ile biten soyadları alınmıyacak diye yazılmıştı. Tarihi soyadları da alınmıyacaktı.

Ben eskiden beri yazılarıma “Atsız” imzasını attığım için soyadı olarak bunu seçtim. Son günü müracaat etmiştim. Memur:

“Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız” diye kestirip attı.

“Neden?”

“Tarihi isimdir!”

Bilgin bir memura çatmıştık. Ne yapmalıydım? Ondan daha bilgin olduğumu isbat etmeliydim. Ettim de:

-“Tarihi olan, “d” ile yazılan Adsız’dır. Benimki “t” ile yazılıyor!”

Benim bu bilgiçliğim karşısında memur habtoldu ve:

“Ha!... O zaman olur” diye cevap verdi.

Kardeşim, soyadını mensup bulunduğu askeri birlik yoluyla tescil ettirdi. Galiba o da son günlere kalmıştı. Aklına “Sançar” gelmiş.

Babam ise, yine gazetelerin tesirinde olarak “Çiftçioğlu” soyadını alamıyacağını düşünüp memura “Soyadım Çiftçi” olacak demiş. Memur listeye bakarak: “Bu isim alındı, başkasını bulun” diye cevap vermiş. Soyadı Kanununa göre bir nüfus dairesinde aynı soyadı ile iki ayrı aile tarafından alınmaycaktı. Babam o zaman altmışına pek yakın ve hayattan yorgun bir insandı. Memura şöyle demiş:

“Rica ederim: başına veya sonuna “öz”, “er” veya “man” gibi bir şey ekleyerek şu işi bugün bitiriverin”

Anlaşılan, Halk Partisi çağında bazı insaflı memurlar varmış. Babama:

“Dilekçe yazın” şeklinde bir hikmet savurmıyarak “Hayhay” cevabını vermiş. Babamın soyadı da “Özçiftçi” olarak tescil olunmuş.

Bereket versin, Halk Partisi, babamın da ayrı soyadı taşıdığını bilmiyordu. Yoksa kimbilir ne kadar huzuru kaçacak, nasıl tedbirlere başvuracaktı...

Soyadı meselesini hallettik. Şimdi Reha Oğuz Tükkan’a dönelim.

1939 yazında Nejdet Sançar Sivas’tan İstanbul’a gelmiş ve bizim Maltepe’deki konağımızda kalmağa başlamıştı. İşte bu sırada Reha, onunla mektuplaşarak buluştu, eve geldi. Ufak tefek, esmer, gözlüklü bir gençti.

Kendisine Avni Motun’u sordum. Şu masalı anlattı: Avni Motun ana cihetinden akrabası imiş. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermiş. Hatta bahis konusu olan 80 genci dernek halinde toplayıp da Türkçülük telkini yapan Avni Motun imiş. Fakat bu gençlerin hepsiyle temas etmez, yalnız 6 tanesiyle görüşürmüş. Bu altı kişide ondan aldıkları dersleri ötekilere öğretirlermiş. Aralarında büyük bir disiplin varmış. Gençlerin Avni Motun’a güveni büyükmüş. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüş. Onunla bizzat temasta bulunan altı kişi, ölümünü öteki üyelerden saklamışlar. Çünkü duyarlarsa belki dağılırlarmış. Şimdi Reha Oğuz, Avni Motun adına söz söyliyerek o gençleri idare ediyormu. Masal şahane idi. Film konusu da olabilirdi. Fakat tabiî bana bu uydurmaları terbiyeli terbiyeli anlatan gence “Yalan söylüyorsun” diyemezdim. Zamanla düzelir diye düşündüm. Rehanın düzelmesi için birkaç asırlık bir zaman lazım olduğunu o anda hesaplayamazdım.

Ailesini, ırkını sordum. Ziya Gökalp’ın, “Kızıl Elma”sının yeni bir rivayetini anlattı: Baba yönünden Kastamonulu, anne tarafından Azerbaycanlı imiş. Bana mufassal bir soy kütüğü verdi. “İsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi.

Bu da olmamıştı. Çünkü bide ne nüfus kütüklerinde, ne de orman kütüklerinden bir kimsenin atalarını çıkarmağa imkan yoktu. Nüfus teşkilatımız yeni olduğu için bu kayıtlara dayanan ancak dedelerimizi öğrenebilirdik. Daha ilerisi aile rivayetlerine kalıyordu. Reha Oğuz, güven telkin etmek isterken aksi oluyordu. Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konuşma yaparak samimi gözüktüğü müddetçe kendisine yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok şeyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu sebep “Belki düzelir” diyerek kapatılan Ergenekon dergisi yerine çıkarmağa başladığı “Bozkurt”a yardımı kararlaştırdık.

Bir ara, işler düzenine girer gibi oldu. Avni Motun ve disiplinli 80 genç masalları unutuldu. Yaşlı ve genç bir hayli Türkçü “Bozkurt”a yazmağa başladı. Durum iyi gözüküyordu. Fakat bu iyi durum çok sürmedi. Reha Oğuz’un ötede beride, bilhassa ankara’da beni över gibi gözükürken gözden düşürmeğe uğraşan hareketlerini duyuyor, fakat umursamıyordum. Reha : “Atsız iyidir, ateşlidir. Yalnız muvazenesizdir” yollu propagandalar yapıyor ve Girit kabadayılarını akla getiriyordu. Giritliler, kendilerini övmek için şu şekilde konuşurlarmış: “Ahmedaki çok zorlu adamdır. Kimseden korkmaz. Şunu yapar, bunu yapar. Yalnız benden biraz çekinir.”

Bizim ahbap, beni övdükten sonra “muvazenesizdir” demekle bunun bir başka türlüsünü yapıyordu.

Tekamül icabıdır diye ikide bir fikir değiştirmiyordum. Dün göğe çıkardığımı bugün yerin dibine sokmuyordum. Ne sarhoş olup kendimi kaybediyor ne de elalemi güldüren nazariyeler icat ediyordum. Muvazenesizlik bunun neresindeydi? Fakat Reha Oğuz dostumuz, eksik olmasın yüzüme gülüp iltifatlar savururken bu hikmetleri de etrafa yayıyordu. Kimbilir, belki de onun muvazenesi bu türlü idi de ben anlayamıyordum.

Bunu da sineye çekmek üzere iken Bozkurt dergisinin 1940 Ağustosunda çıkan beşinci sayısında Reha Oğuz’un “Gürcülerin ırkı hakkında” başlıklı yazısı yayınlandı. Bu yazıda Gürcülerin turan ırkından olduğunu isbat ettim sanıyordu. Buradaki fikir hem ilmi hakikate, hem de bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu için itiraz ettim. Hele o makalede kendi soy kütüğü hakkında verdiği bilgi bana verdiği şecereye uymadığı için şüphem arttı. Bu “esrarlı” işlerin iç yüzünü öğrenmek için biraz zaman harcadım. O zaman Mühendis Mektebi öğrencisi olup, Reha Oğuz’un mutlak vekili gibi gözüken “Cihat Savaş Fer”e bir oldu bitti yaparak Avni Motun’un muhayyel bir şahıs olduğunu itiraf ettirdim. Ankara’daki 80 kişilik disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan, Orhan Türkkan ve Cihat Savaş Fer’den mürekkep bir disiplinsiz topluluk olduğunu öğrendim.

Acaba Reha bunu neden böyle yapıyordu? Belki karanlıktan hoşlanıyor, belki de böylelikle kendi kendisini tatmin ediyordu.

Onun başka türlü bir insan olduğunu daha sonraki konuşmalarımızın muhtelif saflarında anladım. Reha Oğuz Türkkan bizim anladığımız manada adam değildi. Belki de Merihten gelmişti. Zihniyetlerindeki aykırılık dolayısıyla bence Merihten değil, daha da uzak bir yıldızdan gelmiş olmalıydı. İhtimal, çok medeni olan o yıldızdaki yaratıklar, uygunsuz hareketleri dolayısıyla Reha’yı cezalandırmak için bir uçan daire ile dünyaya sürmüşler, sürgün yeri olarak da bilerek veya bilmeyerek Türkiye’yi seçmişlerdi.

Reha’nın fezadan geldiğini gösteren deliller şunlardı: Bir gün Yalova’ya giderek Cumhurbaşkanı İnönü ile bir konuşma yaptığını söylemişti. Bu konuşmada Türkiye’nin niçin savaşa katılmadığını sormuştu. Bu konuşmanın soru ve cevaplarını bana kağıttan okumuş ve bu okuduklarını İsmet Paşa’nın yanından çıkar çıkmaz hemen tespit ettiğini ilave etmişti. Cevaplar İsmet Paşa’nın ağzından çıkmışa benziyordu. Çünkü kaçamaklıydı. Bununla beraber bu mülakatın İsmet Paşa ile değil, dünyaya gelirken yol üzerinde bulunan herhangi bir yıldızdaki herhangi bir devlet başkanı ile yapıldığı muhakkaktı. Halk Partisi çağında böyle herhangi bir gencin İsmet İnönü ile uluorta konuşmasına imkan yoktu. Böyle bir konuşma İsviçre’de bile olamazdı.

Bir başka harika da, ordu kumandanı Kazım Orbay’a giderek, hükümeti dinlemeden doğuya taarruz etmesini telkin edeceği hakkındaki sözleriydi. Salih Omurtak olsa belki bu dediği olurdu ama sayın Salih Orbay’ın evvela Milli Şeften, sonra da sayın zevcesinden izin almadan bu taarruzu yapmayacağı belliydi.

Fakat Reha Oğuz’un en müthiş planı, hazırladığı bir kanun tasarısı idi. Bu kanun gereğince melez Türk çocuklarının üç yaşından aşağı olanları idam olunacaktı.

“Neden üç yaşından aşağı olanları?” diye sormuştum. Onlar küçük oldukları için idamın farkında olmazlarmış.

Bu kadar büyük insaniyetçilik karşısında takdir duygularımızı ifadeden aciz kaldık ama böyle azametli bir planın gerçeklemesi için gereken yüksek vasıflardan mahrum olduğumuzu da kendisine anlatmakta kusur etmedik. Bu kanun tasarısından bir daha bahsetmedi.

Ona tam ve kesin teşhisi koymuştuk: Şeflik hastalığına tutulmuştu. Madem ki şeflik istiyordu, mesela şeftren olabilir, kimse de kendisine itiraz etmezdi. Fakat o Devlet Demiryollarının şefliğine razı olmuyor, devlet gemisinin şefliğine gözünü dikiyordu.

Melezlerin yalnız küçüklerini idam etmekle kendisini kurtarmış oluyordu. Şimdi ise Türkçüler birer birer kendilerini ondan kurtarmağa çalışıyorlardı. Netice şu oldu ki herkes ondan birer birer uzaklaştı ve Reha Oğuz, Cihat Savaş Fer’le yalnız kalarak “Gök Börü” dergisini çıkardı. “Hesap veriyoruz” başlıklı makale ile hepimizi batırarak Türkçü diye yalnız kendisini öne sürmekten çekinmedi. 1943 yılının Ocak ayında “Hesap böyle Verilir” adlı bir broşür çıkararak Reha’ya gereken cevapları verdim.

O da buna “Kuyruk Acısı” adlı kitapla karşılık verdi.

***

Reha’nın “Kuyruk Acısı” doğrusu çok acayipti. Bu kitapta kendisinin fezadan geldiğini gösterecek hayli sahifeler vardır. Hepimizi, bütün Türkçüleri aforoz etmişti. “Türkçülüğe Girişi” adlı kitabında beni yiğit ve atılgan bir Türkçü diye anlattığı ve bana hediye ettiği nüshaya “En yiğit Türkçüye” diye yazdığı halde sonra korkak olduğumu ilan etti. Başka arkadaşların hepsine de birer kulp taktı. Bu şartlar içinde bizler izzet ve ikbal ile onun yanından uzaklaştık. O da Orhan Türkkan ve Cihat Savaş Fer ile olduğu yerde kaldı.

Bizde de kabahat yok değildi. Merhum doktor Rıza Nur, Reha’yı birkaç defa görmüş, hareketlerini kontrol etmiş ve hükmünü vermişti. 11 mart 1940’da Nejdet Sançar’a yazdığı bir mektupta Reha’nın Türkçülüğü perişan edeceğini söylemiş, bize de “Gümülcineli İsmail Hakkı Hürriyet ve İtilaf Fırkasında nasıl çok menfi bir rol oynadıysa Reha da Türkçülükte aynı şeyi yapacak” demişti.

Ne de olsa tecrübeli, gün görmüş insandı. Dediği aynen çıktı. Onun sözünü dinleyerek daha o zamansan münasebetimizi kesseydik belki birçok kötü olayın önü alınırdı. Kısmet değilmiş...

1944 geldi, geçti. Kara günler “yahşi” ile “yaman”ın kimler olduğunu ortaya çıkardı. Reha Oğuz, askerliğini yapmadan Amerika’ya kapağı değil de kendini attı. Oradan Cumhuriyet’e yazdığı makalelerin birinde bir zamanlar ırkçılığa kapılmış olmasından dolayı günah çıkardıktan sonra burada kalan ırkçıları da hidayete çağırdı. İyi ki melez çocuklar hakkındaki kanun tasarısını tatbik etmeğe fırsat bulamadı. Yoksa, zavallı Reha, şimdi Amerika’da vicdan azapları içinde kıvranacaktı.

Vaktiyle kendisiyle çatışmış olduğum Reha ile anlaşamamazlığımızda kimin haklı, kimin haksız olduğunu belki tayin edemiyenler vardır. Bunlara şu gazete ilanını göstermekle iktifa edeceğim. Bu ilan 3 ekim 1952 tarihli Vatan gazetesinden alınmıştır.


Sonraki Bölüm >>