7. BÖLÜM
 

 

Selim Pusat, odanın içinde kilometrelerce yürümeye alışmıştı. Yürümek ne güzel şeydi. Piyade subayı olduğu için yürümeyi sevmiş, sonra bu,kendisinde itiyad haline gelmişti. Hapiste iken hücrenin üç metrelik mesafesinde saatlerce yürür, halsiz kalıncaya kadar gezinirdi. Şimdi o hücreye göre bir talim meydanı kadar geniş olan odada gidip gelirken şüphesiz daha memnundu. Fakat artık sevinç ve kederden bir şey anlamıyordu. Alıştığı hüzün esas tabiatı olmuştu.

 

           Arasıra  Çamlı Koru’ya gidiyor, fakat kimsenin bulunmadığı akşam saatlerini yahut yağmurlu ve rüzgarlı havaları seçiyordu. Son zamanlarda sık sık bir yere gittiği de Ayşe’nin dikkatinden  kaçmamıştı. Önceleri, bazen yaptığı gibi kırlara, tepelere gittiğini sanmıştı. Sonra bu ziyaretlerin ıssız kırlara değil, daha ıssız bir yere, Şeref’in mezarına yapıldığını keşfetti.

 

Selim’in yaşayanlarla ilgisi kalmamıştı. Kendisi de yaşıyor sayılmazdı. İnandığı mefhumlar arasında arkadaşlık diye bir şey vardı ki, onu Şeref’in mezarında buluyor ve oraya, yaşayan bir insana gider gibi gidiyordu. Zaten Selim’e göre yaşamak sadece yaşamak, ölüm ise hatıralarda,gönüllerde,  tabiatta ve ebedi karanlıkta yaşamaktı. Yahut da sadece hatıralarda, hatıralardan silindikten sonra, tabiatta, tabiatta parçalandıktan sonra ebedi karanlıkta yaşamaktı. O karanlıkta kaybolmak,unutulmak ne güzeldi! Dünyanın bütün güzelliklerine veda etmekte büyük bir fedakarlık vardı ve her fedakarlık gibi bu da muhteşem bir şeydi. Ayşe ile Tosun olmasa Pusat şimdiye kadar çoktan ebedi karanlığa gömülür, giderdi.

 

           Tek başına Çamlı Koru’da dolaşırken ölümü düşünür, hayatın manasızlığı karşısında onun derin manasını daha çok kavrardı. İnsanlar şu manasız hayata sıkı sıkıya yapışmış oldukları için Selim’in onlarla anlaşmasına imkan yoktu. Bundan dolayı Çamlı Koru’ya kimsenin bulunmadığı zamanlarda gidiyordu. İşte şurası sevişenlerin dolaştığı yerdi. Berideki düzlük küçük çocuklu annelerin köşesiydi. Aşağıda yaşlılar ve hastalar gezinirdi.

                                                                 

 *   *   *

          

Çok yağmurlu bir akşamdı. Arasıra yağmur da çiseliyordu. Rüzgarın dallara çarparken çıkardığı ürpertici ses en haşmetli musikiden daha güzeldi. Selim Pusat tek başına dolaşıyor, anlaşılmaz bir ateşle yanan bağrını serinletmeye çalışıyordu.

 

           Böyle yapayalnız, tabiatla baş başa kalarak düşünmek, duymak, yalnızlık… Fakat Selim yalnız olmadığını seziyordu. Ona bir seslenen vardı. Ama nereden, nasıl? Bunları anlamak için etrafına bakmaya lüzum görmüyordu. Hiçbir şeye aldırış etmek alışkanlığını kazanmıştı. Gece iyice bastırırken rüzgarın en ahenkli çınladığı yerde, tahta bir kanepeye ilişti. Serin rüzgar, şefkatli bir ana gibi onu sarıyor, alnındaki harareti alıyor, yüzünü okşayarak herkesin anlayamayacağı bir dille teselliler sunuyordu. Pusat bu avutmalarla oyalanırken uzaklardan mı, içinden mi geldiği belli olmayan seslenmeleri dinliyor, dinledikçe mest oluyordu:

 

Göğsünde vurup parçalanan kalbi,nihayet

Bir saçları kan,gözleri keskin dişi çeldi.

Artık bitecek ruhunu sarsan bu şeamet.

Zira saçı kan sevgilisinin ismi eceldi…

 

Selim ölüme susamış bir gönüllü gibi bu sesten haz duyarken birdenbire Ayşe’yi hatırlayarak dalgınlığından uyandı ve kendisini bu kadar tatlı ve ilahi bir sesi duymaktan alıkoyan zevcesine karşı derin bir iğbirar hissetti. Fakat iğbirarını çabuk unuttu. Ses o kadar yakından geliyordu ki, başını çevirse sahibini göreceği muhakkaktı. Böyle olmakla beraber garip bir duyguyla başını çevirmiyor, sesi dinliyordu. Bu ses esrarlı, ruha işleyici bir kadın sesiydi:

 

İçtin ecel zehrini sen kendi elinle

Hala bu gönül hangi uzak gölgeyi bekler?

Bak,haykırıyor ‘boştur ümitler’ diye dinle,

Zulmette keder besleyen gamlı köpekler.

 

Selim ürperiyor, korkuya benzer bir şey duyuyordu. Ömründe korku nedir bilmiş olan Selim Pusat şimdi karanlıktaki meçhul, esrarlı kadından mı korkacaktı? Asla!  Yüreğindeki duygu korku değil, zevkten ürperişe benzeyen bir şeydi. Kendisini ebedi karanlığa çağıran bu kadın sesini o, bir yerde daha duymuştu. Fakat şimdi nerede duyduğunu hatırlamak için zihnini yoramıyordu. Çünkü kendisini sesin güzel ahengine kaptırmıştı:

 

Bir dinle adem ülkesinin ruhunu: Yer yer

Davet ediyor bak seni binlerce kucaklar…

Bir sır gibi,sevda gibi sessiz gezinenler

Bir gün seni otlarda uzanmış bulacaklar…

 

Bir fısıltı halindeki sesle gaşyoluyor ve titriyordu. Karanlıktaki kadın çok yakında,yanı başındaydı. Selim kendi yüreğinin atışıyla birlikte onun kalb çırpıntılarını da duyuyordu. Niçin başını çevirip bakmıyordu? Çünkü içinden gelen bir kuvvet öyle emrediyordu. Bu meçhul kadının sesi şimdi daha kuvvetli, daha ürpertici, daha esrarlı ve amirdi:

 

Kalbin benim olsun diyorum,çünkü mukadder…

Cismin sana yetmez mi?Çabuk kalbini sök ver!

Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!

Mutlak seveceksin beni,bundan kaçamazsın…

 

Selim birdenbire unutulmuş eski bir sevgiliyi hatırlar gibi oldu. Ses onun sesiydi. Enerjik bir zihin hamlesiyle eskiden az veya çok gönül yakınlığı duyduğu bütün sevgilileri aklından geçirdi. Bu ses onlardan hiçbirisinin değildi. Fakat tanıdığına o kadar emindi ki,yanılmasına imkan yoktu. Hatırlamak istedikleri bir adı düşünen, bulamayan, dilinin ucuna kadar geldiği halde söyleyemeyen insanların sıkıntısı ile elini alnına götürdü. Evet biliyordu, bu sesi çok iyi biliyordu. Fakat içindeki garip bir duygu bu biliş ve hatırlayışın zamanını çok eski, inanılmayacak kadar eski zamanlara götürüyordu. Alnındaki eli yağmurla ıslanırken ses yeniden hitaba başladı:

 

Ram ol bana,ruhun yeni bir aleme girsin…

Yazmış kaderin:Aşkıma ömrünce esirsin!

Aklınla,şuurunla,hayalinle bilirsin.

Mutlak seveceksin beni,bundan kaçamazsın…

 

Selim şimdi anlaşılmaz şekilde ıztırap duyuyordu. Hiçbir maddi acıya benzemeyen bu ıztırap bir insanı delirtebilirdi. Kendisini oraya bağlayan esrarlı sese rağmen sert bir hareketle ayağa kalktı. Çamlı Koru’dan çıkarak eve gidecekti. Birdenbire durdu. Tahta kanepenin öteki ucunda genç bir kadın oturuyor ve dikkatle kendisine bakıyordu.Yanında bir başkasının durmuş olması şiddetle canını sıktı. Yürüyecekti. Fakat onun yakın bir dost gibi baktığını görünce bir anlık tereddüt geçirdi. Kadın hafifçe gülümsedi ve ‘Rica ederim, gitmeyiniz’ dedi.

 

           Selim biraz önce duyduğu sözlerin bu kadın tarafından söylenmediğinden emindi. ’’Rica ederim, gitmeyiniz’’  diyen üzüntülü sesinde fevkaladelik, hiçbir esrar yoktu. Soğuk bir sesle:

 

-          Ne zamandan beri burada oturuyorsunuz?, diye sordu. Genç kadın kederli, hatta belki de biraz nemli gözlerini ona dikti:

 

-          Hemen şimdi geldim,dedi.Ben oturur oturmaz siz kalktınız.

 

Pusat o zaman karanlığın müsaadesi nisbetinde ona baktı. Peri yüzlü çok genç bir kadın, hatta bir kızdı. Aynı soğuk sesle yeniden sordu:

 

-          Kimsiniz? Niçin kalmamı istiyorsunuz?

 

           Samimi bir tebessümle gülümsedi:

 

-          Beni tanımadınız mı Selim Beğ?

 

           Selim bir adım daha yaklaşarak onu dikkatle süzdü ve soğuk bir kayıtsızlıkla:

 

-          Sizi ilk defa görüyorum, diye cevap verdi.

 

-          Unutmuş olacaksınız.

 

Selim Pusat şimdi bölüğüne kumanda veren bir yüzbaşı gibiydi.Dik bir sesle:

 

-          Peki! Farzedelim ki unuttum. Benden istediğiniz nedir? diye sordu.

 

            Kız ayağa kalktı. İleride bir yeri işaret ederek:

 

-          Onunla karşılaşmak istemiyorum. Beni evime kadar götürür müsünüz?  dedi. Pusat işaret edilen yere baktı. Bir lambanın ışığı altında kılıksız, çok çirkin yüzlü bir adamın kendilerine bakarak aksak adımlarla geçip gittiğini gördü. Aralarında epey mesafe olmasına rağmen ondan öyle bir tiksinti duydu ki, öfkeyle ‘Kim bu mendebur herif?’’  demekten kendini alamadı. Kız korkuyor gibiydi. Gayrıihtiyari bir hareketle Selim’in koluna girdi ve ona sokuldu. Vücudunun titremesi korku ve heyecanının derecesini belli ediyor, fakat Pusat iğrenilmesi gereken bir adamdan bu kadar korkmayı mazur görmüyordu:

 

-          Kolumdan çıkın ve yürüyün. Sizi evinize götüreceğim, dedi. Bu sözler hoyratça bir eda ile ve kumanda eder gibi söylenmişti. Fakat kız itaat etmedi. Bilakis Selim’in kolunu daha sıkı tuttu ve: ’Hayır’ diyerek ileriye baktı.

 

            Selim otomatik bir hareketle başını onun baktığı yere çevirdi. Hayret! Biraz önceki manzarayı tekrar ve aynen görüyordu. Lambanın ışığı altında kılıksız ve çirkin yüzlü adam kendilerine bakarak aksak adımlarla geçiyordu. Lambanın aydınlattığı kısa mesafeyi şimdiye kadar onun çoktan geçip gitmiş olması icab ederdi. Tanımadığı kızla konuşması sırasında geçen zaman buna kafiydi. Böyle olduğu halde, bir filimi iki defa seyreder gibi aynı şeyi kısa bir zamanda iki defa  görmesi garipti. Selim,bu garabeti tamamlamak için,deminki sözünü tekrarlamaktan kendini alamadı:

 

-          Kim bu mendebur herif?

 

-          Dünyanın en fena adamı…Sık sık karşıma çıkıyor ve bana…

 

            Kız, sözünü bitiremedi ve Selim’in kolunu tekrar kuvvetle kavradı. Pusat, onun sözlerinin manasını anlayamamıştı. Çünkü o dakikada zihni, kızın sözleriyle değil, sesiyle meşguldü. Bu ses ,o ses değildi. Ondaki ürpertici ve esrarlı ahenk bunda yoktu. Bunu kesin olarak bilince dikkatle çehresini gözden geçirdi. Güzel, fakat hiçbir hususiyeti olmayan bir yüzdü. Böyle hususiyetsiz yüzü olan bir kızın sesinde de bir fevkaladelik olamazdı. Selim birdenbire ona karşı bir nefret duydu ve içinden gelen ‘’onu kolundan silkip atmak’’ arzusuna güçlükle karşı koydu. Merhamet de duymuyordu. Eski zamanlardan kalma bir alışkanlıkla kendisinden yardım isteyen birisinin arzusunu yerine getirecekti. O kadar…

 

Yürüyorlardı .Selim, korkunun ve korkağın her türlüsünden iğrendiği için koluna bu yabancı kızın yapışmış olmasından büyük bir azap duyuyor, ruhunun yalnızlıktan duyduğu tatlı ürpertiyi bozan bu mahluğu bir an önce evine götürüp bırakmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Demin,ışığının altında o kılıksız ve çirkin adamı gördükleri adamı gördükleri lambaya varınca Selim Pusat etrafına bakınarak onu aradı. Yoktu. Bu kadar kısa zamanda onun aksak adımlarla gözden kaybolacak kadar uzaklaşmasına imkan olmamakla beraber buna da hayret etmedi. Sert bir sesle:

 

-          Nereye gideceğiz? diye sordu.

 

            Kız hala titriyordu. Eliyle nemli gözlerini silerek hafifçe gülümsedi:

 

-          Evim size pek uzak sayılmaz. Yabancı da sayılmaz. Beni hatırlayacaksınız.

 

            Cevap alamayınca devam etti:

 

-          Ayşe Hanım’ın talebesiyim…

 

            Selim, geçit resminde selam vermek için baş çevirenlere yakışır sert bir hareketle ona baktı. Birkaç saniye dikkatle süzdü. Sonra yüzünde bir istihza çizgisi belirdiği halde sordu:

 

-          Sakın o kahraman kızlardan biri olmayasınız?

 

-          Hangi kahraman kızlar?

 

Bu sual o kadar garip bir safiyetle sorulmuş ve yabancı kız, Selim’e öyle bir hayretle bakmıştı ki, gülümsememek elinden gelmedi ve sesinde açığa vurulan bir alayla:
 

-          İsimlerinde telif zaafı olan kızlar… diye cevap verdi ve o hala şaşkın bakışlarla kendisini süzerken lambanın ışığı altında bütün çizgileri iyice görülen yüzüne dikkatle bakarak:

 

-          Hayır! Ayşe’nin tarifine göre onlardan biri olamazsınız. Çünkü şiir kadar güzel değilsiniz, dedi.

 

Yürümekte devam ediyorlardı .Hala Selim’in kolundan çıkmamış olan kızın titremesi geçmiş, yerini hayret ve merak kaplamıştı. Hiçbir şey anlamamakla beraber bu sözlerden hoşlanmıştı.

 

            Selim Pusat birdenbire durdu. Öfkelenmişti. Son zamanlarda içine düştüğü ruhi bir hal ile böyle ani buhranları, öfkeleri, köpürmeleri oluyor, küçük bir kibritin büyük bir barut fıçısını parlatması gibi en ehemmiyetsiz bir sebeple kızdığı çok görülüyordu. Şimdi yine bir an içindeki çağrışımlarla o buhranlı noktaya gelmişti. Sert bir sesle:

 

-          Liseli bir kız, bu zamanda, burada, yapayalnız ne arıyor?  diye sordu.

 

-          Bana mı söylüyorsunuz Selim Beğ? Ben liseli değilim ki… Öğretmenim…

 

Selim yine hüzünlü ciddiyetini takınmıştı.

 

-          Ayşe’nin talebesi olduğunuzu söylemediniz mi?

 

-          Eski talebesiyim. Ayşe Hanım beni size tanıtmıştı. Birkaç defa da görüşmüştük.

 

Bu kızın Selim için Ayşe’nin eski bir talebesi olmaktan başka manası kalmamıştı. Bir takım kız isimlerinin birbirine karıştığı hafızasını yorarak bunların arasında seçmek ve onu kolundaki kıza yakıştırmak sıkıcı bir işti. Sıkıntıya gitmedi:

 

-          Adınızı söyler misiniz? Dedi.

 

-          Leyla… Leyla Mutlak…

 

 Selim Pusat bir hayal kırıklığı, hayır, hayal kırıklığı değil, fenayı umarken iyiyi bulan insanın ruh hali içinde yeniden kız baktı. Bu hayal kırıklığı, yahut bu ummadığını buluş nereden geliyordu?  Kızın adından mı? Yine o garip kız isimlerinden biriyle karşılaşacağını sanmıştı?  Yoksa… Sakın… Acaba?..

 

            Biraz önceki kadın sesi neler söylüyordu? Selim birdenbire:

 

Mutlak seveceksin beni,bundan kaçamazsın

 

mısraını hatırladı ve yanındaki kızın ‘’Leyla Mutlak’’ diye adını söylerken sesinden yükselen ahengi meçhul sesin ahengiyle birleştirdi.

 

Selim’in iradesiyle durdular. Yüzü sertleşmiş hatta biraz da heyecanlı bir hal almıştı. ’’Leyla Mutlak’’… ’’Mutlak seveceksin’’… ’’Mutlak’’’… ’’Mutlak’’.

 

            Bu ses o sesti. Zaten başka türlü olmasına da imkan var mıydı? Kızın gözlerinin içine bakarak:

 

-          Deminki şiiri bir daha okur musunuz? dedi.

 

            Leyla’da karşısındaki adamı garip bulan,fakat tabii karşılayan bir hal vardı:

 

-          Hangi şiiri?

 

-          Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın, diye biten şiiri…

 

-          Ben bu şiiri bilmiyorum ki…Edebiyatçı değilim.

 

-          Zarar yok. Mısraı tekrarlayın!

 

Leyla duraksadı ve Selim’e baktı. Selim sabırsızlandı:

 

-          Aklınıza hiçbir ihtimal getirmeden tekrarlayın: Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın.

 

-          Bir daha!

 

Mısra tekrarlandı. Kızın yüzüne bakmadan dikkatle dinleyen  Selim ‘Hayır’ dedi ve ‘Bu ses o ses değil’ diye düşündü.

 

            O halde demin ‘’Leyla Mutlak’’ derken sesi öteki sese nasıl benzemişti? O şiiri okuyan kadın Leyla değilse kimdi? Selim Pusat’ın beyni bir anda karıştı. Ruhunu sarsacak bir ihtilal başlamak üzereydi. Her zaman yaptığı gibi iradesini takındı ve aldırmamak itiyadını kullanarak sarsıntıyı atlattı. Şuurundaki son menfi intibaları da silmek için Leyla’ya sordu:

 

-          Ne okutuyorsunuz?

 

-          Tarih.

 

-          Ne tarihi?

 

-          Umumi tarih.

 

Selim Pusat her zamanki müstehzi halini almıştı:

 

-          Yani çocuklara masal anlatıyorsunuz.

 

            İhtisasına saygısızlık gösterilince Leyla değişti:

 

-          Tarihi masal mı sayıyorsunuz?

 

-          Tamamile!

 

-          Nasıl olur Selim Beğ? Ben sizin meydan savaşları hakkındaki bir yazınızı okumuştum.

 

-          Bana şeref vermişsiniz. İnsanlar gözleriyle gördükleri basit vakaları bile birbirinden ayrı şekilde anlatırken, vesika denilen kırıntıların yardımıyla binlerce yıllık hadiseleri tesbit etmek iddiası size ciddi geliyor mu? Vesikaları bırakanların aklından,görüş kabiliyetinden ve bilhassa vicdanı ile namusundan emin misiniz?

 

-          Fakat metod? Tarih metodu?

 

-          Metod dediğiniz uydurmanın riyazi bir katiyeti var mı? İnsanlar hem doğruyu bulmak hem de aldanmak için yaratılmıştır. Hadiselerin kırk veçhesi bulundukça ve insanlar kırkına birden nüfuz imkanından mahrum kaldıkça gelip geçen şeyleri kendine dar çerçevelerinden görmekte devam edeceklerdir. Körlerle filin hikayesini biliyorsunuz değil mi?

 

-          O halde sizin meydan savaşlarınız da birer dedikodudan, birer masaldan mı ibaret?

 

-          Onun hakikati öyle bir meydan savaşının gerçekte veya tasavvurda yapılmış olmasından ibarettir. Yoksa o savaşın günü de, askerlerin sayısı da,harbin yapıldığı yer de, hatta bazen ordulara kumanda edenler de yüz kesinlikle belli değildir. Tarihin yarı buçuk hakikate yaklaşan kısmı askeri tarih olduğu halde meydan savaşlarının bile meçhuliyet perdesi arkasından görüldüğü muhakkaktır. Gerçi bir meydan savaşını anlatan eserler yazılır, krokiler çizilir, harita üzerinde o muharebenin hareketleri gösterilse de bunun değeri nazari olarak o meydan savaşının orada anlatıldığı şekilde cereyan etmiş olmasına göredir. O savaş o şekilde olmayıp da başka bir şekilde olsa yine kurmayın ondan alacağı bir ders vardır. Malazgird Savaşı 26 Ağustos 1071 yerine 26 Mart 1761 de geçseydi kurmay için daha serin bir havada ve bazı ateşli silahlarla yapılmış olması gibi bir değişiklik göstermesinden başka ne fark olabilir?  Kurmaylar için kitap ve harita üzerinde, vaktiyle yapılmış muharebeleri incelemekle tamamen hayali muharebeleri incelemek arasında bir fark yoktur. Maksat onun beynini muhtemel durumlara göre işleri bir hale getirmeye alıştırmaktır. Askeri tarih bu bakımdan ehemmiyetlidir. Çünkü tek ve büyük sanatın, yani askerliğin hazırlayıcı ve yetiştirici unsurlarından birisidir. Kalanının masaldan farkı yoktur. Siz, tarih öğretmeni! Mesela Yıldırım Bayezid’in Harbde esir edilip esaret öldüğüne veya intihar ettiğine emin misiniz?

 

-          Elbette eminim. Bütün kaynaklar ağız birliği ile yazdıktan sonra.

 

            Selim’in yüzü istihfaf ve istihkarla değişti:

 

-          Kaynaklar… O kaynaklar ağız birliğiyle benim de vatan haini olduğumu yazmışlardı. Buna da inanıyor musunuz?

 

            Çılgınca bir öfkeyle söylenen son cümle Leyla’yı ürkütmüştü:

 

-          O başka… Size iftira attılar…

 

            Selim sustu. Yeniden bir tedai silsilesiyle deminden beri beyninin içinde kurcalanan noktayı buldu:

 

-          Sizi, birisiyle karşılaşmak istemediğiniz için evinize götürdüğümü biliyorum. Fakat tek başınıza böyle ıslak ve karanlık bir gecede Çamlı Koru’da dolaşmanızın sebebini bilmiyorum.

 

-          Muhakkak bir sebep mi lazım?

 

-          Şüphesiz

 

-          Bu, sizi buraya getiren sebep gibi bir şey olamaz mı?

 

            Selim’in yüzünde yeniden bir istihfaf  belirdi:

 

-          Beni buraya getiren sebebi biliyor musunuz?

 

-          Tahmin ediyorum.

 

*   *   *

 

Leyla’nın kapısına gelinceye kadar bir kelime konuşmadılar…


Sonraki Bölüm >>