31. BÖLÜM

 

               Haziranın sayılı sıcak günlerinden birinde, Kız Lisesi’nde ders yılı sonu için tören yapılıyordu.

 

               Liseyi bitiren kızlar spor gösterileri, milli danslar yapacak, geçitresminden sonra davetlilere çay verilecekti.Lisenin bütün eski mezunları ile eski öğretmenleri ve bunların aileleri davet edilmişti.

 

               Büyük, iç açıcı bahçede izci kılıklı kızlar dolaşıyor, davetlilere yer gösteriyordu.

 

               Bugünün tadını en çok çıkaranlar törende görev almamış öğrencilerdi.

 

               İki genç kız bahçenin kuytu bir köşesine doğru ağır adımlarla ilerlerken biri gülümsedi:

 

-          Bak, bak, Beyhan, dedi. Ülker galiba yine tenhalarda ses duyuyor. Yüzündeki kedere dikkat ediyor musun?

 

               Beyhan, ilerideki büyücek tümseğin üstünde, ağaçlar arasında dolaşan Ülker’e baktı:

 

-          Ne garip kız, dedi. Acaba sahiden ses duyuyor mu?

 

-          İnanılır şey değil, ama Ülker’in bir defa bile yalan söylediği görülmemiştir. Herhalde bir şey var.

 

               Gerek Ülker, gerekse Beyhan ve Emine bu yıl son sınıfa geçen kızlardı. O ders yılı başında aralarına katılan Ülker çok sessiz, utangaç, durgun ve düşünceli bir öğrenciydi. Herkese karşı nazikti, ama kendisinde bir hali vardı ki, arkadaşlarıyla arasında daima bir mesafe bırakıyor, öteki öğrencilerin birbirleriyle olan yakınlıkları ve samimiyetleri Ülker’le başkaları arasında kurulamıyordu.

 

               Emine, gözlerini Ülker’den ayıramamış olduğu halde konuşuyordu:

 

-          Ülker’de gizli bir kuvvet var diyeceğim geliyor. Bir defa tehlikeyi önceden haber vermişti. Coğrafya dersinde Mualla haritayı duvara asmak için bir iskemle ye çıkarken heyecanla “Hayır, hayır, çıkma” diye haykırmış, aldırmayan Mualla iskemleye çıkınca çatırdayıp çöken iskemleyle birlikte düşerek kolu kırılmıştı. Sen o derste yoktun. Kazadan sonra Ülker’in gözleri başka bir aleme bakıyor gibiydi.

 

               İki kız yürüyerek Ülker’e biraz daha yaklaştılar. Onu beş adım kadar uzaktan seyrediyorlardı. Yüz çizgileri çok rahat, fakat gözleri huzursuzluk belirten bir haldeydi. Arkadaşlarının yaklaştığından habersizdi.

 

               Beyhan’da bir merak canlanmıştı:

 

-          Ne dersin Emine? Yanına gidip konuşalım mı?, diye sordu.  

 

               Emine de konuşmak istiyor, fakat nedense tereddüt ediyordu:

 

-          Bilmem ki, diye cevap verdi.

 

               İki kız çekingenlik duydukları halde birbirlerinden kuvvet alarak ağır adımlarla Ülker’e doğru yürüyorlardı. Aralarında birkaç adım kalmıştı. Durdular. Ülker’i yandan görüyorlardı. Hülyalı bakışları ileriye takılmıştı. Uzaktan duyulan bir müzik sesini dinliyor gibiydi. Arkadaşlarını görünce başını onlara çevirdi. Emine gülümseyerek:

 

-          Talihliyiz Ülker, dedi. Vazifeli olmadığımız için bu güzel günün tadını çıkarıyoruz.

 

               Ülker buna belli belirsiz, kendine has nazik bir gülümseyişle karşılık verdi.

 

               Emine, aklına gelen ve Ülker’i sigaya çekmek konusunda çok yerinde olan bir soruyu sormak üzere idi ki, geriden, törenin yapılacağı yerden müzik sesi yükseldi. Öğrencilerin de iştirakleriyle İstiklal Marşı söyleniyordu. Beyhan ve Emine toparlanıp dinlemeye başlarken Ülker sadece başını öne eğmekle iktifa etti. Berikiler gurur ve heyecanla dimdik dururken o, hüzünlü ve başka alemde bir insan gibi dinliyor, dinlediği halde de galiba işitmiyordu.

 

               Onun bu duruşu, bu hali, başını öne eğişindeki hüzün Emine’ye o kadar tesir etmişti ki, biraz önce Ülker’e soracağı soruyu unuttu.

 

               Marş bitince bir iki adım daha atıp üçlü bir grup oldular ve uzaktan gelen, spor gösterilerinin komuta seslerine aldırış etmeden kendi aralarında konuşmaya başladılar.

 

               Beyhan taktik yapmasını, maksada dolambaçlı yollardan gitmesini sevmezdi. Samimi olmadıkları halde Ülker’i seviyor, onun da kendi aralarına karışmasını, bu manevi yalnızlıktan kurtulmasını istiyordu. Bu isteğin verdiği hızla:

 

-          Ülker, kardeşim, dedi. Niçin böyle hep yapayalnız dolaşıyorsun? Bizden hiç hoşlanmıyor musun?

 

               Ülker’in hüzünlü gözleri hayretle açıldı.

 

-          Hoşlanmamak ne demek? Bilakis sizden çok hoşlanıyorum.

 

-          Öyleyse niçin yalnızısın?

 

               Ülker, hafif gülümseyişi kaybolan yüzünden bir bulut geçer gibi bakarak bir an düşündü. Güç işitilir bir sesle:

 

-          Yalnız mı? Ben yalnız değilim ki, diye cevap verdi.

 

               Beyhan’la Emine bakıştılar. Bu cevaba nasıl bir karşılık vereceklerini bilemiyorlardı. İyice şaşırmışlardı. Tam bu sırada izci bir kızın” Beyhan, Beyhan” diye bağırarak kendilerine doğru geldiğini gördüler. Sınıf arkadaşlarından birisi tümseğin ve ağaçların arkasında olan Beyhan’ı görmeden telaşla onu arıyordu. Beyhan ağaçlardan sıyrılarak kendisini gösterdi ve:

 

-          Ne var?, diye sordu.

 

-          Neredesin? Baş muavin seminden beri seni arıyor.

 

               Beyhan, ellerini iki yana açarak şimdi sırası mıydı der gibi bir hareket yaptıktan sonra arkadaşının arkasından koşarak gitti.

 

               Emine onun gidişene baktıktan sonra Ülker’ e döndü. Biraz önce onun” Ben yalnız değilim ki” demesi dikkatini çekmişti. Acaba ne demek istemişti?

 

               Emine, Beyhan’ın aksine, maksada birdenbire girmez, bunun çok defa karşısındakini ürküteceğini bilirdi. Bir doktorun kızıydı. Psikiyatri uzmanı olan babasıyla bu meraklı konu üzerinde uzunboylu konuşur, fakat bir iptila halinde de edebiyatla uğraşırdı. Edebiyata ait lise kitapları kendisine az geldiği için Edebiyat Fakültesi yayınlarını da okur ve kavrardı. Kırk kişilik sınıflarında kendisinden başka iki Emine daha vardı. Arkadaşları bu Emine’yi ötekilerden ayırmak için soyadını kullanmazlar, ona Doçent Emine derlerdi.

 

               Ülker’le yalnız kalınca yarıda kalan konuya döndü:

 

-          Ülker, dedi. Biraz önce  yalnız olmadığını söyledin. Oysa ki biz seni hep yalnız, arkadaşsız, tek başına görüyoruz. Bu nasıl bir yalnız olmayışlık?

 

               Ülker’in sesi çok yavaşça çıkıyordu:

 

-          Yalnız olmamak için mutlaka insanlarla beraber olmak mı lazım?

 

               Emine ciddileşti:

 

-          Bir de ruhlarla beraber olmak mümkün ama bu herkesin harcı değil. Ayrı bir kabiliyet ister.

 

               Sustular. Ülker cevap vermeyince Emine çekingen bir eda ile sözlerini tamamladı:

 

-          Sende de böyle bir kabiliyet olduğunu sanmıyorum ama bir şey söylemediğin için emin değilim.

 

               Ülker susuyor, fakat duruşunda bir memnuniyetsizlik sezilmiyordu. Emine bundan cesaret alarak maksada biraz daha girdi:

 

-          Mesela senin ses duyduğun söylenir. Yalnız değilim derke bunları kasdettinse haklısın. Fakat seslerle arkadaşlık etmek yalnız olmamaya yeter mi? Bu seslerin sahiplerini de görüyor musun?

 

               Ülker’in yüzü daha da hülyalı bir hal aldı. Sevimli ve küçük bir çocuğa benziyordu:

 

-          Seslerin sahiplerini göremiyorum.

 

-          Onlarla ne konuşuyorsun?

 

-          Konuşmuyorum. Yalnız dinliyorum.

 

-          Bunlar tanıdıkların mı?

 

-          Hayır…

 

               Emine duraksadı. Fakat konuşmaya ara verilirse Ülker’in belki de tamamiyle susacağından korkarak aceleyle sorularına devam etti:

 

-          Tarihi şahsiyetler mi?

 

-          Bilmiyorum.

 

-          Peki, intibaın nedir?

 

               Ülker gözlerini Emine’den çevirdi. Yere, sonra göğe bakarak:

 

-          Çok uzaktan sesleniyorlar, dedi.

 

               Emine bu sözü iyi anlayamamıştı:

 

-          Başka bir memleketten mi?, diye sordu.

 

-          Hayır, başka bir zamandan…

 

               Emine allakbullak oldu. Başka bir zaman .. Bu ne demekti?

 

-          Yani çok uzak bir zamandan mı?

 

               Ülker hüzünlenmişti:

 

-          Bilmem ki.. Bana öyle geliyor, dedi cevap verdi.

 

               Emine’yi büyük bir merak sarmıştı. Kendisine açılan arkadaşının samimi davranışına güvenerek biraz daha derine gitmek istedi:

 

-          Bu uzak zaman gelecek zaman olmayacağına göre herhalde geçmiş zaman olacak.

 

-          Evet…

 

-          Ülker! Acaba sana geçmiş zamandan niçin seslenen var? Ailen tarihi bir aile mi?

 

               Emine bunu söyledikten sonra dokuz, on on aydır aynı sınıfta yaşadığı arkadaşının yüzüne dikkatle baktı. Duru buğday rengi derisi, düz ve güzel saçları, çekik gözleri ve manalı bakışıyla tam bir Orta Asya tipiydi.

 

               Ülker cevap vermeden aklına geleni sordu:

 

-          Nerelisin? Aile kökün nerede?

 

               Ülker çok durgun bir eda ile hiç yüksünmeden cevap veriyordu:

 

-          Ben buralıyım, ama aile köküm uzakta, doğudadır.

 

               Evlerinde menşelerinin Horasan olduğu söylenen Emine, “doğu” kelimesini işitince:

 

-          Yani Horasan’da mı?, diye sordu.

 

               Ülker başını salladı:

 

-          Horasan nedir kardeşim? Kapı komşu bir yer. Bizimki çok daha uzakta…

 

               Emine hayretler içindeydi:

 

-          Bunu aile içindeki söylentilerle mi biliyorsun?

 

-          Söylentiler de var, ama asıl eskiden kalma, deri üstüne yazılmış bir soykütüğü ile biliyorum.

 

-          Menşeiniz neresi?

 

-          Kamlançu!..

 

               Emin sustu. Bu adı biliyordu ama nereden biliyordu, onu birdenbire kestiremedi.

 

               İki arkadaş uzun bir süre susarak durdular. Emine yavaş yavaş Kamlançu’yu hatırlamaya başlamıştı. Daha pek yakınlarda bir doktora tezi mi, yoksa bir üniversite yayını mı olarak, her ne ise, yayınlanmış olan bir Uygur masalında bu kelime geçiyordu. Doçent Emine onu da alıp zevkle okumuştu. Şimdi Ülker’i Uygur kızı gibi görüyordu. Bu sefer onu adeta sınava çekmek ister gibi bir düşünceyle sordu:     

 

-          Bu Kamlançu nereye düşüyor?

 

-          Belki bugünkü Moğolistan’a …

 

               Emine hayretler içindeydi. Arkadaşının da kendisi gibi tarih ve edebiyat meraklısı olmadığını, yalnız felsefeden, biraz da matematikten zevk aldığını biliyordu. Birden, aklına gelmiş gibi irkilerek sordu:

 

-          Soykütüğünüzü gösteren deri hangi yazıyla yazılı?

 

-          Uygur yazısıyla…

 

-          Sen bu yazıyı okuyor musun?

 

-          Hayır.

 

-          Ailede okuyan var mı?

 

-          Ailenin erkekleri okur. Babam ve ağabeyim.

 

-          Kızlar niye okumaz?

 

-          Başkalarıyla evlenip gidecekleri, yabancı olacakları için..

 

               Emine deminden beri işittikleriyle Ülker’e derin bir sempati duymuştu:

 

-          Ülker kardeşim, dedi. Bu soykütüğünde kaç atan yazılı?

 

-          Yirmi kadar. Ondan sonrasını aile rivayetleri ve mezar kitabeleriyle biliyoruz.

 

               Emine’nin aklı yine Uygur masalına gitti. Orada da bir Yüzbaşı Burkay vardı ve öldükten sonra ruhu, sevgilisine hala aşkını söylüyor, o da “Sus, sus” diye cevap veriyordu.

 

               Emine’de korkuya benzer bir hal peyda olmuştu:

 

-          Duyduğun seslerin bunlarla bir ilgisi var mı?

 

-          Hayır.

 

-          Demin, biz gelmeden önce ne duyuyordun?

 

               Ülker, işittiklerini eksiksiz hatırlamak için bir ara düşündü. Sonra Emine’ye dehşet veren  şu sözleri söyledi:

 

-          Bir erkek, ”Iztırap çekiyorum, sen de beni seviyor musun?, diye ağlıyor, bir kadın da buna “Sus, sus, ben de ıstırap çekiyorum” diye cevap veriyordu.


4 Ağustos 1972
Nihâl ATSIZ