24. BÖLÜM

 

Ertesi gün pazardı. Ayşe, havanın güzel olduğu her Pazar yaptığı gibi Tosun’u gezmeye götürmüştü. Bu gezintilerde yasak savmak kabilinden bazı küçük ziyaretlerde de bulunurdu.

 

            Selim, dün gecenin sarhoşluğundan biraz bile ayılmamış olduğu halde,geç döneceğini Ayşe’ye bildiren bir yazı bırakarak ikindi zamanı evden ayrıldı.  Hiçbir programı olmadan rastgele yürüdü. Güntülü,damarlarında alev gibi dolaşıyor,beyninde şimşek gibi çakıyordu. Böyle maksatsız yürürken birdenbire bir kapı dikkatini çekti ve tanıdı. Burası kendi halinde insanların geldiği bir meyhane idi. Vaktiyle bir iki defa gelmiş ve çok hoşlanmıştı. İçeride hizmet edenler ağırbaşlı, mezeleri güzel, ihmal edilmiş loşluğunda ferahlık bulunan bir yerdi. Ani bir kararla içeri girdi. Daha önce gelmiş bir iki müşteriden en uzaktaki köşeye ilişti.

 

            Doktor tavsiyesiyle yapmaya başladığı perhizden önceki zamanlarda nasıl bir hızla içiyorsa aynı hızla içmeye başladı. Neyi, hangi şeyi düşünmek istese çağrışımlar onu yine Güntülü’ye götürüyordu. Bir aralık gözleri salona değdi. Müşteriler hayli çoğalmıştı. Gürültü olmuyor, gruplar halinde gelenler bile yavaş sesle konuşuyordu. Bu sessizliği arasıra,neşe ile gülenler bozuyor, fakat bu gülmeler başkalarını rahatsız edecek dereceye gelmeden kesiliyordu.

 

            Pusat’ta Güntülü’nün sarhoşluğuna içkinin sarhoşluğu da eklenmişti. Artık kalabalık kendisini rahatsız etmiyordu. Yanındaki masa bile dört beş kişi tarafından tutulmuştu. “Herkes buradaki insanlar gibi olsa herhalde boşuna tedirginlikler, çirkin kavgalar olmazdı” diye düşündü. Çevresini dumanlı görmeye başlamış ve böyle zamanlarda olduğu gibi şuuru daha uyanık hale gelmişti.

 

            Meyhanede gürültü olmadığı için komşu masada oturanların alçak sesle neler konuştuklarını işitiyordu. Bu konuşma birdenbire ilgisini çekti. Çünkü aşktan bahsediyorlardı. Felsefe öğretmeni olduğu anlaşılan ve kendisine “Hocam” diye hitab edilen birisi sevginin tarifini yapıp felsefesine girerken tarihte veya romanlarındaki büyük aşklardan örnekler veriyor, arkası Pusat’a dönük olarak oturan dinç yapılı birisi ise felsefe  öğretmenine sorular sorarak seviyeli bir tartışma yapıyordu. Öğretmenin bu adaya “Yarbayım” diye hitab etmesi Selim’in hem dikkatini çekti,hem de yine içini ıztırapla doldurdu. Şu yarbay belki de tanıdığı birisiydi. Sesi hiç de yabancı gelmiyordu. Masadakilerden birinin ona “Kemal Beğ” diye hitab etmesi Selim’in beynindeki düğümü çözdü. Bu yarbay, Harb Okulu’ndaki sıra arkadaşı Kemal Yılmaz’dı. Samimi dostu idi. İçkinin tesiriyle olacak,onunla konuşmak için büyük bir istek duyduğu halde hiçbir davranışta bulunmadı. Kemal’in yanındaki yabancıların kim olduğunu bilmiyor ve çekingen tabiatı dolayısıyla tanımadığı kimselerin yanında yakın bir arkadaşıyla bile konuşmak istemiyordu.

 

            Felsefe öğretmeninin, aşkı da ölüm gibi her insanın tadacağı bir olay diye göstermesine Kemal Yılmaz karşı çıktı. Bir iki dakikalık konuşmadan sonra öğretmen, tartışmayı sonuca bağlamak için sordu:

 

-          Peki yarbayım! Aşkı tatmamış bir kimseyi tanıyor musunuz?

 

            Pusat, komşu masaya bakmadığı halde bütün gözlerin arkadaşına dikildiğini gördü. Kemal Yılmaz, içkisinden bir daha yudumladıktan sonra cevap verdi:

 

-          Tanıyorum.

 

            O anda masada ve tesadüfen bütün meyhanede olan sessizlik Selim’e garip geldi ve öğretmenin “Kim?” diye sorması üzerine verilecek cevabı merakla bekledi. Yarbayın cevabı müthişti:

 

-          Selim Pusat!

 

            Bir anlık sessizliği birisi bozdu:

 

-          Şu gürültülü vak’anın kahramanı mı?

 

            Yarbay gayet yavaş bir sesle ve kelimeleri teker teker söyleyerek açıklamasını yaptı:

 

-          Evet! İşte o… Benim sınıf arkadaşımdır. Daha sonra kıtada da buluştuğumuz oldu. Mesleği dışında hiçbir şeye gönül verdiğini görmedim.

 

-          Acaba gizli bir aşkı da yok mu idi?

 

-          Onun gizlisi yoktu ki… Gizlisi olmadığı için kendisini mahvetti.

 

            Selim oturduğu yerde acı acı güldü. Bir gönül ve huzur yeri diye bildiği, gelenlerin hep görgülü insanlar olduğu şurada bile yarası kanatılmış, huzuru kaçırılmıştı. Yavaşça kalkarak kasaya doğru yürüdü.

 

            Akşam olmuştu. Buraya gelirken olduğu gibi şimdi de yine nereye gideceği hakkında bir fikri olmadan yürüyordu. İnsanlar ne kadar yanlış tanınıyordu! Yakın bir arkadaşı kendisini aşkı bilmeyen insan diye anlatırken o, Güntülü ile dolu olarak yaşıyordu. Gerçekte buna yaşamak değil, ateşte kıvranmak demek daha doğru olurdu, ama kendisine yaşıyor diye bakıyordu ya…

 

            Birdenbire Çamlı Koru’ya geldiğini fark etti ve Leyla’yı hatırlayarak içindeki yangını onun huzurunda söndürmek ümidiyle yürüdü. Her zaman oturduğu, Leyla’yı tanımış olduğu sıra boştu. Belki gelir diye düşündü. Fakat içindeki kuvvetli sezgi bu gece Leyla’nın gelmeyeceğini, esrarlı kadın sesinin işitilmeyeceğini söylüyordu.

 

            Beklemedi. Ağır adımlarla yürüyerek Çamlı Koru’dan ayrıldı. Kendisi bu kadar ağır yürürken beyni motor gibi çalışıyordu. Geçtiği yerlerin bazısı yabancı,bazısı bildiği köşelerdi. Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu, ama çok zaman geçtiğine emindi. Bir aralık durarak göğe baktı ve sanki gökte kendisinin ne yaptığı,nereleri dolaştığı yazılı imiş gibi, bu uzun gezinti sırasında Leyla’nın ve Nurkan’ın evlerinin önünden geçtiğini o anda hatırladı.

 

            Leyla’yı bir kurtarıcı diye düşünerek şifa bulmak için aramış, evinin önüne kadar gelmiş, çok geç olduğu için uğramayarak ayrılmış,Nurkan’ın da belki yine Eski Arkadaşlar Marşı’nı çalar ümidiyle teselli beklemişti.

 

            Ümitler boştu.

 

            İçinde büyük bir sıkıntı duyarak yürüyordu. Yorulmuştu. Saatine baktı: Gece yarısını biraz geçiyordu. Kendi kendisiyle alay ederek “ Ne de has piyade subayı imişim” diye söylendi. Çevresine bakınınca sokağı tanıdı ve biraz yürüyerek yan sokağa kıvrıldı. Güntülü’nün evinin önündeydi.

 

            Karanlık evin yalnız üst katındaki bir odada ışık yanıyordu. Burası Güntülü’nün odasıydı. Ayşe ile bu evin alt katındaki misafir odasında oturdukları zaman Güntülü öyle söylemişti.

 

            Gecenin bu saatinde bu kız ne yapıyordu ki? Belki tıbbiye imtihanları için hazırlanıyor,yahut da roman okuyordu. Bu ihtimaller Selim Pusat’a pek yavan geldi ve kalın perdelerin arkasında şu anda ne olduğunu,Güntülü’nün ne yaptığını öğrenmek için büyük bir merak duydu. Aslında bu bir merak değil,merak şeklinde duyulan bir sevgi ıstırabıydı. Büyük bir karar ve cüretkarlıkla kapısının basamaklarına eğilerek mermerin altındaki anahtarı çıkardı. Anahtar deliğine sokarak kapıyı araladı.

 

            Aynı anda birisi Selim’i kolundan tutarak durdurdu ve başını çeviren Selim,arkadaşı Şeref’le yüzyüze geldi.

 

            Şeref başını iki yana hafifçe sallayarak “Hakkın yok Selim” dedi ve uzaktaki sokak lambasının solgun ışığı altında Selim Pusat, arkadaşının gözlerinin yine nemli olduğunu görerek yüreği sızladı. İçinden “Fakat onu seviyorum” diye geçirdi. Şeref,aralanmış kapıyı sessizce kapayıp anahtarı basamağın altına koyduktan sonra Selim’in düşüncesini anlamış gibi:

 

-          Yine de hakkın yok,dedi. Onu sevmeye de hakkın yok. Sen bugünün ordudan kovulmuş yüzbaşısı olmasan bile Tanrıkut Mete ordusunun yüzbaşısı idin. Ya o kız kim? Kimin kızı? Babasının Mersin’de olduğunu söylerken annesinin yüzünden geçen kara bulutu bakmadan gördün de bunun üzerinde niye düşünmedin?

 

            Selim susuyordu. Yavaş yavaş yürüyorlardı. Şeref çok kederli bir yüz ve elemli bir sesle konuşuyordu:

 

-          Sen niçin böyle oldun Selim? Unutma ki, o kız bütün meziyetleri kendinde toplamış bir prenses olsa bile sen evli olduğun için yine onu sevemezsin. Aşk dediğin oyuncak ancak işsiz güçsüzlerin harcıdır.

 

            Selim’in sarhoşluğu geçmişti. Bir aralık arkadaşına dikkatli bakınca üstünde apoletleri sökülmüş yüzbaşı elbisesi olduğunu görerek büyük bir acı duydu. Çünkü evlerindeki büyük çalışma odasında gezinirken daima giydiği aynı elbiseyi,apoletleri sökülmüş kendi ceketini epey zamandır giymez olmuştu. Demek ki kendi mazisini artık umursamaz hale gelmiş, askerliğini unutmuştu.

 

            Şeref hem yürüyor, hem konuşuyordu:

 

-          Senin her zaman düşüneceğin şey askerliğindir. Rütbeni alabilirler,ordudan kovabilirler, ama askerliğini alamazlar. Askerlik rütbe,elbise değil,ruhtur. Istırap çekmek istiyorsan öyle bir kızı sevmek yerine bir bölüğe kumanda edemediğini düşün, yeter!

 

            Şeref’in sözleri Selim’in yüreğine işliyordu. Bunlara cevap veremezdi. Arkadaşı haklıydı ve devam ediyordu:

 

-          Tanrıkut’un ordusunda iken suçu bir anda işlemiş, buyruğu yerine getirmediğin için idam olmuştun. Bugün ise suçu bir anda değil, düşünerek, bilerek, isteyerek yapıyorsun.

 

            Selim! İki bin yılda bu ne büyük değişiklik! Sen böyle mi olacaktın? İradeni çocuk denebilecek bir kız mı alıp götürecekti? Bana,en yakın arkadaşına o zaman tattırdığın acı bir günlük olmuş, dinlenmeden dört yana yapılan büyük yürüyüşlerle kederi arkada bırakmıştın. Şimdi ise hem acım sürekli oluyor, hem de beni oyalayacak savaş ve akın yok. Artık ben bir subay değilim. Hiçim… Yokum…

 

            Bunu söylerken sağ elini kalbinin üstüne bastırdı ve arkadaşına bakan Selim onun yüreğinin yine kanamakta olduğunu görerek ürperdi. Yürüyorlardı. Fakat Selim nerelerden geçtiklerini fark etmiyor,baktığı yerleri görmüyordu. Çok uzun gibi gelen bir susuştan sonra Şeref yeniden söze başladı:

 

-          Bundan önce,seni askerlikten, yani sevgiden ve inancından ayırdıkları için içiyor,üzüntünü unutmaya çalışıyordun. Buna hakkın vardı. Çünkü sen yarınında hiçbir ümit ışığı olmayan bir adamdın. Ya şimdi, doktor yasakladı halde niye içiyorsun? O kız için mi? Senin askerliğin ve tuzbuz olmuş ümidinle o kız eşit mi Selim? O kız için sağlığını tehlikeye atmak sana yakışır mı? Yalnız kendin için mi yaşıyorsun? Evin, eşin, oğlun yok mu? Kimsem olmadığı için ben ölebilirdim, ama sen ölemezsin. İleride Tosun’u kendi yerine bir subay olarak görebilmek ümidi seni yaşatmaya değmez mi? Birçok insanların ümit kırıntılarıyla yaşadığı bu dünyada oğlunu da deden, baban ve kendin gibi asker görmek ihtimali az şey midir?

 

            Durdular… Şeref, sağ eli hala yüreğinin üstünde olduğu halde sol elini apoletsiz askeri ceketin yan cebine soktu. Bir kartpostal çıkarıp Selim’e uzatarak yeniden konuşmaya başladı:

 

-          Doğru hüküm vermen için bir noktaya dikkatini çekeceğim. O kız seninle arkadaşlığımıza neden tahammül edemiyor? İkimiz hiçbir şey olmasak bile bunaltıcı sıcaklarla dondurucu soğukların birlikte çekilmesiyle perçinleşmiş bir arkadaşlığa malikiz. Buna askerlik inancını da kat. Dünya büyüklüğündeki kaya kadar sarsılmaz, yıkılmaz bir varlık çıkar. O kız neden bu varlığı yok etmeğe çalışıyor? Neden senin masandaki resmimi çok görüyor?

 

            Son cümle üzerine Selim,arkadaşının verdiği karta baktı. Bu, Şeref’in kendisine hatıra olarak verdiği, masasındaki çerçevede duran resmiydi. Bir gece önce Güntülü’nün hayalinin “Oradan çıkaracağım” dediği resimdi.

 

            Dehşet içinde kaldı. Tam,bunu nasıl ele geçirdin diye soracakken arkadaşı tekrar söze başladı:

 

-          Selim! Bir daha görüşürsek arada kırgınlık olur diye korkuyorum. Allaha ısmarladık!

 

            Şeref bir anda kayboldu ve şaşıran Pusat, gönlünde kederle dolu bir tıkanıklık duyarak çevresine bakınınca şaşkınlığı büsbütün arttı. Çünkü Şeref’in bakımsız ve taşsız mezarı başında bulunuyordu. Kendisinin yazıp koyduğu, artık çok eskimiş olan tahta, üstünde “Arkadaşım Şeref” yazılı tahta boynu bükük, öksüz, bir çocuk gibi Selim’ bakıyordu.

 

            Mezarlıktan çıkarak yavaş adımlarla yürümeye başladı.

 

            Kendisini kainatta yalnız kalmış gibi görüyordu. En yakın ve dost kalpler olan Ayşe ve Leyla bile ne kadar uzak ve yabancıydı.

 

            Bu akşam nasıl başlayıp, nasıl bitmişti. Demek dünyada kendisine huzur nasip olmayacaktı. Bu ezginliğin altında,yürüyerek değil,gövdesini sürüyerek evine geliyordu. İnsanlar, babalarıyla analarının dağ gibi ümitleriyle dünyaya geldikten sonra denizler gibi ümitsizlikler içinde boğularak kaybolup gidiyorlardı. Acaba bugün hiçbir şeyden haberi olmayan küçük Tosun’u nasıl bir gelecek bekliyordu?

 

            Ürperdiğini hissetti. Bunu düşünmemek için zihni bir gayret sarfederek beynini başka yönlere çevirmeye çabaladı. O zaman da hep aynı konu kafasını kurcalıyordu: Güntülü… Ok atılmayanlardan biriydim… Sizi selamlamak için baş çevirdim… Sizin kadar asker bir asker…

 

            Evine girerken sabah olmak üzereydi. İlk iş olarak masaya,Şeref’in resminin durduğu köşeye yaklaştı. Arkadaşının resminin çerçevesi yerindeydi. Fakat içinde resim bulunmuyordu. O zaman Şeref’in verdiği resme tekrar dikkatle baktı. Evet, oydu,çerçeveden çıkarılmış resimdi. Onu yerine taktı. Fakat birdenbire bir şey dikkatini çekti. Bu fotoğrafın altında Şeref’in bir yazısı olacaktı: “Ümitli yolun başında arkadaşım Pusat’a “ diye yazılmıştı,ama şimdi resimde o yazı bulunmuyordu. Çerçeve ye tıpatıp uyan bu resmin başka resim olmasına imkan yoktu. Öyleyse yazı ne olmuştu? Bu şeytan işeri neydi?

 

            Düşünürse çıldıracağını anladı ve uyumak üzere, yıllardır manevi mezar gibi gördüğü yatağına doğru sessizce yürüdü. Maddi yorgunluk ve manevi bitkinlik uyumasına yaradı. Beyni uyanık olduğu halde gövdesi uyuyordu.

 

            Ayşe sabahleyin kalktığı zaman içinde bir sıkıntı vardı. Çevresine dikkatle bakıp anormal bir şey görmediği halde bu sıkıntı geçmiyordu. Liseler tatile girmiş olduğu için kalkmasına lüzum yoktu, ama Selim işine gidecekti. Ona kahvaltı hazırlaması icab ediyordu.

 

            Şuraya buraya gidip gelirken bir aralık Selim’in masasına çok yaklaştı ve masada gözünün alışmadığı bir düzensizlik görerek bunun ne olduğunu anlamak için dikkatini masada yoğunlaştırdı ve buldu. Bir resim her zamanki yerinde değildi.

 

            Bu resim Şeref’in resmiydi. Onu her zamanki yerine koymak için eline aldığı zaman gözleri hayretle açıldı. Resmin altında güzel bir yazıyla Selim’e yazılmış olan ithaf yoktu ve yerinde… Evet,onun yerinde kurumuş bir kan lekesi bulunuyordu.

 

            Ayşe, korku mu, ne olduğunu anlayamadığı bir duygu içinde adeta sendeleyerek “Aman Yarabbi! ” diye söylendi. Bunun manası neydi?

 

            Tekrar fotoğrafa baktı ve dehşetle irkildi. Şeref’in fotoğrafının gözleri yaşlıydı…


Sonraki Bölüm >>