23. BÖLÜM

 

Bir cumartesi akşamı Ayşe, çok eski günleri hatırlatan bir sadelik ve samimilik ile:

 

-          Hep beraber şöyle bir hava alsak olmaz mı?, diye sordu. Selim de yine o eski günlerin tonu ile “Niçin olmasın?” diye karşılık verdi. Hava yüreklere iyimserlik aşılayan nadir havalardan biriydi.

 

            Yavaş yavaş yürümeye başladılar. Selim ve Ayşe susuyor, arasıra konuşan Tosun oluyor ve çocuk merakı ile sorduklarına hep Ayşe cevap veriyordu.

 

            Havanın güzelliği herhalde insanlara da tesir etmiş olmalıydı ki, bu akşam sokakta rastladığı kimseler Pusat’a her zamanki kadar çirkin ve iğrenç gelmiyordu. Başkalarına bakmazdı, ama yön tayini için ileriye bakarken ister istemez gözleri yakında olanlara değer,yarım saniyelik bir bakış Selim’in sinirlerini oynatmaya yeterdi. Çünkü gördüğü insanlar ya bir takım budalalardan, ya ikiyüzlülerden ya da cakacı zavallılardan ibaret olurdu. Aşırı boyalı geçkin kadınla, güzelleşiyorum sanarak kendisini çok çirkin ve gülünç hale sokan kuş beyinli kızlar, insanlık meziyetlerinden sıyrılmış delikanlılar Pusat’a tiksinti verirdi.

 

            Bu akşam böyleleri yoktu. Kendi halinde iyi insanlara rastlanıyordu. Bir aralık gözleri karşıdan kendilerine doğru gelen iki kişiye takıldı. Biri kadın, biri genç kızdı ve bu ikincisi Selim’e gülümseyerek bakmıştı. Selim onlara bir daha bakmadığı için bu gülümseyişin manasını anlamdı.

Ancak Ayşe’nin:

 

-          Güntülü geliyor, diyen sesiyle ayıldı ve durdu. Karşı karşıya idiler.

 

            Güntülü, yanındaki kadını “Annem” diye tanıttıktan sonra Ayşe ile Selim’i ve Tosun’u da annesine takdim ettik ve Selim’e dönerek:

 

-          Efendim, size deminden beri gülümsüyorum da yüzüme bile bakmadınız, beni tanımamazlıktan geldiniz, diye sitem etti. Selim kendi üslubu ile cevap verdi:

 

-          Gülümseyen bir kız gözüme ilişti ama bu kadar sakin bir havada size rastlayacağımı ummadığım için bir yabancı sandım.

 

-          Niçin efendim? Sakin hava ile benim ne münasebetim var?

 

-          Sakin hava ile münasebetiniz var değil, yok.

 

-          Anlamadım efendim.

 

-          Bu akşamki havanın sükuneti ile sizin hırçınlığınız birbirine hiç yakışmadığı için bu tesadüfü ummamıştım.

 

            Güntülü gülümsedi. Ayşe, daha tatsız bir konuşma olmadığı için geniş bir nefes aldı. Güntülü’nün annesi de bu acayip adama hayretle baktı. Sonra, gözlerini sıra ile bir Ayşe’de, bir Selim’de gezdirerek:

 

-          Bu tatlı aile gezintinizi bozmayalım ama, şurada,çok yakında olan evimize birkaç dakika için buyursanız desem caba kabul eder misiniz?, diye sordu.

 

            Selim sustu. Ayşe, Selim’e bakarak:

 

-          Bu saatte, kalabalık olarak sizi rahatsız ederiz, dedi.

 

            Güntülü, ölçüsü kaçırılmayan tatlı bir şımarıklıkla Ayşe’nin koluna girdi:

 

-          Hoca Hanım! Evimiz tam iki dakikalık yolda. Neden kalabalıkmışsınız? Bu kadar yerinde bir tesadüften sonra gelmezseniz ben kırılmaz mıyım?

 

            Geri dönerek bir sokağa saptılar ve büyük bir ahşap evin önünde durdular. Çevresiyle hiç ilgili değil gibi gözüken Pusat, Güntülü’nün kapıda eğilerek mermer basamağın bir köşesinden büyük bir kapı anahtarı çıkardığını gördü. Bu anahtarla açılan kapıdan girip alt katta ve hemen sağdaki misafir odasına oturdular.

 

            Güntülü’nün annesi yaşından genç gözüken, nazik bir kadındı. Fakat bir ıztırabı saklamaya çalışan durumu pusat’ın gözünden kaçmamıştı. Güntülü’nün odada bulunmadığı birkaç dakikada Ayşe ile ikisi onun hakkında konuştular ve bu konuşmadan Güntülü’nün diğer iki arkadaşıyla birlikte Tıbbiye’ye başvurduklarını Selim öğrendi.

 

            Güntülü kahvelerle odaya girdiği zaman Selim’in yüzünde istihza çizgileri belirdi ve teşekkürle aldığı fincanı bitirdiği zaman nasıl bulunduğunu soran Güntülü’ye:      

 

-          Resmi geçit ayarında…, diye cevap verdi ve arkadan:

 

-          Zevkli olduğu için deniz subayı olmak isteyen kardeşinizi göremeyecek miyiz?, diye sordu.

 

            Güntülü’nün yüzü pembe olmuştu:

 

-          Maalesef göremeyeceksiniz, dedi.

 

-          Neden?

 

-          Maça gitti.

 

            Demek zevk felsefesinden sonra bir de maç hovardalığı… Kardeşinizin Deniz Kuvvetleri Kumandanı olduğu zaman yapılacak deniz savaşlarını şimdiden merak etmeye başladım.

 

            Güntülü’nün annesi bir şey anlayamadığı bu konuşmaları şaşkınlıkla dinlerken Ayşe bir tatsızlığı önlemek için söze karıştı:

 

-          Efendim, Selim’le Güntülü bir türlü geçinemiyorlar. Selim kendi askeri fikirlerini benim doktor adayı kızımda görmeyince onu tenkid ediyor. Güntülü de kendi düşüncelerinde direnince kıyamet kopuyor. Herhalde Güntülü bu tartışmaları size anlatmıştır.

 

            Kadın hayretle cevap verdi:

 

-          Bilakis efendim, hiç bahsetmedi. Yalnız Selim Beğ’le tanıştığını ve çok orijinal bulduğunu söyledi. O kadar…

 

            Orijinal kelimesi Ayşe üzerinde tuhaf bir tesir yaparken Selim acı acı gülümsedi:

 

-          Efendim, Güntülü cidden çok nazik. Orijinal kelimesini de herhalde deli veya garip manasında kullanmıştır.

 

            Güntülü’de yırtıcılıktan eser yoktu:

 

-          Bilemediniz işte. Bu kelimeyi hakiki manasıyla kullandım.

 

-          Hakiki manası neymiş?

 

-          Başkalarına benzemeyen, tesir altında kalmayan, hoş konuşan…

 

            Selim kızardı ve başını önüne eğdi. Sonra ömründe ilk defa, Ayşe’nin bu konuşmayı yadırgayacağını düşünerek konuşmayı değiştirmek istedi. O anda birdenbire arkadaşı Şeref’in sözlerini hatırladı.

 

-          Sen karar ve idare adamı idin. Ya o kimdi? Kimin kızıydı? Araştırdın mı?

 

            Güntülü’nün son sözleriyle adeta sarhoş olduğu veya artık sözü burada kesmek istediği halde Şeref’in ve Leyla’nın sorularını hatırlayarak yakaladığı fırsatı kullanmaktan geri kalmadı. Güntülü’nün gözlerinin içine bakarak:

 

-          Babanız eve ne zaman gelir?, diye sordu.

 

-          Babam burada değil ki…

 

-          Nerede?

 

-          Mersin’de.

 

            Bu konuşmalar olurken Güntülü’nün annesine bakan Ayşe onun yüzünden kara bir bulutun geçtiğini görür gibi oldu. Aynı şeyi Selim bakmadan fark etti.

 

            Ayşe, odaya soğuk bir havanın inmesini önlemek kaygısı içinde gülerek Güntülü’ye baktı:

 

-          Demek ders yılı başındaki kararından vazgeçmedin Güntülü…

 

            Genç kız, öğretmenin ne demek istediğini kavramıştı:

 

-          Tıbbiyeden bahsetmek istiyorsunuz, değil mi hocam?

 

-          Evet.

 

-          Üçümüz de doktor olmak için başvurduk. Bakalım zaman ve hayat neler gösterecek…

 

            Pusat’ın alayları derhal başladı:

 

-          Küçücük yaşınızla zaman ve hayat gibi iri kelimeleri kullanmanız,Tosun’un Sırp Sındığı’ndan bahsetmesine benziyor.

 

            Güntülü o şahane, utangaç gülümseyişiyle bakıyordu:

 

-          Benim yaşım küçücük denecek kadar az değil ki…

 

            Pusat da son zamanlarda bırakır gibi olduğu kırıcı tavrını almıştı:

 

-          Taş çatlasa yirmi yaşın altındasınız. Ömürlerin uzadığı çağımızda yirmi yaş tefelsüfe elverişli değildir. Siz bunu değil de nazik ve ince bir genç kız olarak,iyi doktor oluncaya kadar kaç zavallının canına kıyacağınızı hesaplasanız daha doğru olmaz mı?

 

            Ayşe hem konudan, hem de Selim’in vururken öven sözlerden hoşlanmamıştı. Söze karıştı:

 

-          Selim! Yine kızıma sataşıyorsun. İyi bir doktor oluncaya kadar neden birkaç kişiyi öldürsün?

 

            Pusat, Ayşe’ye bakmadan sertlikle cevap verdi:

 

-          İyi bir doktor olmak için…

 

            Güntülü hemen sözü aldı:

 

-          Ben çok ihtiyatlıyımdır efendim. İyi bir doktor olmak için birkaç hastanın hayatını tehlikeye atmaktansa ehemmiyetsiz, herhangi bir doktor olarak kalmayı tercih ederim.

 

-          Yani sıradan bir doktor olarak mı kalırsınız?

 

-          Evet…

 

-          O zaman Güntülü olmaktan çıkarsınız.

 

            Şimdiye kadar hiç alışmadığı, görmediği bu şekilde bir konuşma Güntülü’nün annesine çok garip geliyordu. Edası bakımından dostça bir tartışmaya benzemeyen bu sözlere nasıl bir mana yakıştıracağını kestirememişti, hatta bu çekişmenin altında müphem bir takım çizgiler sezmişti. Bu adam, kendi kızını çok iyi tanıyordu. İki üç defa görüşmekle bir şahsiyete bu kadar nüfuz etmek inanılacak şey değildi ama, işte bir gerçekti.

 

            Ayşe ise bu sert görünüşlü konuşmanın altında başka türlü bir yumuşaklık, bir yakınlık bulup huylanıyordu. Güntülü’ye hiç toz konduramıyor, Selim’i sınırlarını aşmış bir adam olarak görüyordu.

 

            Bu sefer sözü açan Güntülü oldu:

 

-          Siz, bölüğünüze kayıp verdirmemek için düşman karşısında ihtiyatlı davransanız Selim Pusat olmaktan çıkar mısınız?

 

            Bu sözler büyük bir sadelik içinde ve Çamlı Koru’daki meçhul kadının sesiyle söylenmişti. Pusat,yaralanmış bir insan gibi acı duydu ve çok ciddi bir yüzle,fakat odadakilerden hiç kimseye bakmadan cevap verdi:    

 

-          Bölüğe kumanda edebileceğim zamanlarda elbette çıkardım. Çünkü bir bölük kumandanı bölüğündeki teker teker erleri değil,onların bütünü, aldığı emri ve bir an önce düşmanla teması düşünür. Fakat artık bir bölüğe kumanda edemeyeceğim için sorunuz yerinde olmadı ve bana cevap teşkil etmedi.

 

            Son cümlenin büyük bir kırgınlıkla söylendiği belliydi. Bunu en çok Ayşe anlamış ve Selim’in en duygulu yerinden yaralanmasını hiçbir zaman istemediği için bu eve geldiğine pişman bile olmuştu.

 

            Güntülü oralı gözükmüyordu:

 

-          Resmi durumla hiç ilgili değilim efendim. Tıbbi hata yapmadan, herhangi bir sebeple diploması alınan bir adamın doktorluğa da alınamayacağı gibi sizin de askerliğinizi elinizden kimse alamaz. Sizin kadar asker bir askerin askerliği nasıl alınır? Bu sebeple size deminki sorumu sormuştum. Cevabınız da tahminim gibi çıktı.

 

            Ayşe bu cevaptan çok memnundu. Güntülü, Selim’i okşamasını bilmişti. Fakat onun yüzünde hiçbir olumlu mana yoktu. Güntülü, Pusat’ın rütbesini almıyordu,ama devlet almıştı ve yürürlükte olan söz devletin sözüydü.

 

            Selim ise büyük bir ıztırapla büyük bir sarhoşluğun arasında uzaklara, gerileri gidiyor, hatta an oluyor,benliğini,nerede bulunduğunu unutuyordu. Sizin kadar asker bir asker… Askerliğinizi elinizden kimse alamaz… Bunlar Pusat’ı can evinden kavrayacak sözlerdi. Hem de kendisini mest eden bir sesle söyleniyordu. Öyle garip bir tesir altında idi ki,şimdi kendisini bir subay, bir yüzbaşı olarak hissediyor, yıllardır gönlüne çökmüş ağır yükten kurtulduğunu duyuyor, hatta ne garip,şu anda yaşamayı tatlı buluyordu.

 

            Vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Ayşe ile Tosun çoktan yatmışlardı. Selim eve nasıl döndüklerini hatırlamıyordu. Şimdi önünde açık bir albüm yoktu ama Güntülü’yü her baktığı yerde,ta karşısında görüyordu. Genç kız bugünkü sözleriyle onun içinde yaşayan, küllendirilmiş askerlik duygusunu şahlandırmış, kudurtmuştu. Üniforma giymek, silah tutmak, bölüklere kumanda etmek istiyordu. Bu zaptolunmaz istekle coşarken gönüllü olarak askerlik edebileceği yabancı bir ülke var mı diye hafızasını yokluyordu.

 

            Kaç zamandır kendisini böyle diri ve sağlam duymamıştı. Bütün bunlar bir genç kızın bir iki sözüyle mi olmuştu? Yoksa kendisi artık çoluk çocuğun tesirinde kalacak kadar iradesizleşmiş miydi? İki bin yıl önce ona ok atamadığı için canından olmamış mıydı? Bunu şüphesiz  Güntülü de biliyor, duyuyordu. Bilmese hep birlikte Çamlı Koru’ya gittikleri gün kendisinin ok atılmayanlardan biri olduğunu söyler miydi?

 

            Selim birdenbire ürperdi. Güntülü’yü özlüyordu. Çünkü bugün o,kendisine bakarak “Sizin kadar asker bir askerin askerliği nasıl alınır?” demiş, yıllardır kanayan yarasına merhem sürmüştü. Fakat acaba yalnız bunun için mi özlüyordu? Bu özleyişte bir sebep yok muydu?

 

            Elbette vardı. Selim şimdi beyninde ve gönlündeki kasırga arasında onu seçmek üzere idi. Adını koymak için bu kasıp kavurucu,kök söktürücü kasırganın bir an yavaşlamasını bekliyor, fakat yavaşlamasını da istemiyordu. Kasırga hoşuna gidiyor, kendisine yaşama arzusu veriyor,enerjisini arttırıyordu. Sarhoş gibiydi. Sarhoştu. Bu sarhoşluğun ebedi olmasını istiyordu.

 

            Gözleri bir aralık büyük albümün durduğu etajere değdi. Gülümsedi. Artık albüme ihtiyacı yoktu. Albümdeki, Güntülü’nün kendisini görüyordu. Beyaz yakalı lise üniformasıyla ellerini arkasında kavuşturmuş olduğu halde gülümsüyordu. Fakat ne çabuk kılık değiştiriyordu. Şimdi atlet kıyafetindeydi. Pars gibi bakıyordu. Hatta birkaç adım atıp yaklaşmıştı bile ama o anda artık tam bir genç kız giyimi içinde duruyordu. Birden bu hayal canlandı ve Şeref’in fotoğrafının yanında duruyordu: “Bu kim?” diye sordu. Selim yavaşça “Arkadaşım Şeref” diye cevap verdi. “Evet,tanıyorum” dedi, Selim biraz şaşırarak “Nereden tanıyorsunuz?” diye sordu. Güntülü, yeşil gözlerini Pusat’a dikmişti.”İki bin yıl öncesinden tanıyorum” dedi. Vahşileşerek devam etti. “O beni hiç sevmez. Ama siz… Siz beni seviyordunuz. Çok seviyorsunuz. Tapıyorsunuz….Onun resmi yerine benim resmimi koymaz mısınız?”

 

            Selim susuyordu. Yine allak bullak olmuştu.Kız öldürücü bir müziğe benzeyen sesiyle konuşuyordu. “Benim için hayattan vazgeçmiştiniz. Şimdi de arkadaşınızın resminden vazgeçin. Ben beni seven adamın masasında beni sevmeyenin resmini istemiyorum. Beni nasıl kırabilirsiniz? O resmi ben kendim oradan çıkaracağım. Görüyorum ki beni bu kadar sevdiğiniz halde en basit dileğimi yerine getiremiyorsunuz.”

 

            Bunları söyleyerek bir adım daha attı. Elini masadaki resme uzatıyordu. Fakat hayal birdenbire kayboldu.

 

            Selim Pusat, Güntülü’yü özleyişindeki asıl sebebi seçmişti. Gerçek o kadar aydınlıklar içindeydi ki, onu tanımamaya imkan yoktu.

 

            Artık yarım yamalak tevillerle bu meseleye ad koyma sırası geçmiş, Selim kendisinde itiraftan çekindiği hakikatı görmüştü.

 

            Büyük bir sarhoşluk içinde “Güntülü’yü seviyorum. Hayat ve kainatımın en büyük gerçeği bu” diye mırıldandı. Sonra: “Kendi kendime kaçıncı itiraf. Galiba iyice budala oldum” diyerek acayip bir şekilde güldü.

 

            Birdenbire büyük bir halsizlik duyarak yatak odasına yürüdü. Ayşe uyanmıştı:

 

-          Selim! Birisiyle mi konuşuyordun, diye sordu.

 

            Selim bir iki saniye sustuktan sonra:

 

-          Bir şiiri tekrarlıyordum, diye cevap verdi.


Sonraki Bölüm >>