18. BÖLÜM

 

Doktor gittikten sonra ateşi kırkın üzerine çıkan, hatta bir aralık kendinden geçmişçesine yatan Pusat ertesi sabah oldukça düzelmiş bir halde gözlerini açınca ilk işi, iradesi dışında bir dürtüşle,etajere bakmak oldu: Albüm yoktu.

 

            Elinde dereceyle yaklaşan Ayşe’nin yüzünde büyük bir kaygı,aynı zamanda ciddiyet vardı. Selim’e “Nasılsın” diye sormak adetini yıllardır kaldırdığı için sadece “Daha iyisin” dedi. Sonra Selim’in gözlerinin içine bakarak, ”Dün gece çok ateşliydin ve sayıklıyordun” diye ilave etti.

 

            Selim” Ne söylüyordum?” diye sormadı. Fakat neler söylemiş olabileceğini aşağı yukarı tahmin etti. Ayşe şimdiye kadar kendisinde görülmeyen bir sabırsızlıkla ve gözlerini Selim’in gözlerinden ayırmayarak:

 

-          Birkaç kere,ışık gibi insanın gözlerini kamaştırıyor diye konuştun. Fakat benim sorularıma cevap vermedin, dedi.

 

Pusat hatırladı. Bu sözü doktor söylemiş ve Güntülü’nün resmini kastetmişti. Güntülü’nün hatıra olarak Ayşe’ye verdiği o resim cidden göz kamaştıracak güzellikteydi. Fakat kızın kendisini resimden de daha göz kamaştırıcı, daha yürek oynatıcı idi.

 

            Pusat yine cevap vermedi. İçinden,acaba Ayşe bir şeylerden mi şüphelendi diye düşündü. Albümü neden kaldırmıştı?

 

            Ayşe, yorgun ve güçsüz olduğundan anlaşılan kocasının susmasına karşı daha fazla konuşmadı. Dercesine baktı. Otuz sekize düşmüş olduğunu söyleyerek yanına limonata ile birkaç bisküvi bıraktıktan sonra öğleyin geleceğini bildirip okula gitti.

 

            Pusat yalnızlıktan hoşlanıyor, yahut hoşlanıyorum sanıyordu. Fakat yalnız kalınca ve kendisini bütün varlığı ile bir meşgaleye veremeyince de aklına üzücü, sıkıcı, bunaltıcı şeyler geliyordu. İşte şimdi de dün gelen o sevimsiz doktorun saçmaları beynini kurcalamaya başlamıştı. Aşk… Birdenbire çağrışımlar kendisini daha eski bir zamana götürdü. Doktora tıpatıp benzeyen, belki de onun ikiz kardeşi ve hatta kendisi olan Yek adındaki mel’un, bir gece Çamlı Koru’da “Siz de kendinizden yirmi beş yaş küçük bir kıza aşık olabilirsiniz” demişti.

 

            Bunu hatırlayınca birdenbire içinin sıkıldığını,başının yandığını hissetti. Aynı anda, kendileri işe giderken Tosun’a evde baksın diye tutmuş oldukları gündelikçi kadın kapıda gözükerek doktorun geldiğini haber verdi.

 

            Doktor kelimesi zaten öfkenin doruğunda olan Pusat’ı neredeyse çıldırtacaktı. Dün gelip savurduğu herzeler yetmiyormuş gibi bugün de sinirlerini bozmaya mı gelmişti? “Defolsun” diye bağırmak üzere iken kapıda üniformalı birisi belirdi ve kendisini:

 

-          Doktor Binbaşı Cezmi Oğuz, diye takdim etti.

 

            Selim Pusat karşısında dünkü sevimsizi görmeyince ferahladı ve geleni soğukkanlılıkla süzünce tanıdı:

 

-          Hoş geldin Cezmi! Hoş geldin ama seni hangi rüzgar attı? diye sordu.

 

Doktor Cezmi ile eskiden aynı birlikte bulunup arkadaş olmuşlardı. Askeri düşüncelere sahip bir doktor olduğu için Selim onunla kaynaşmıştı. Şimdi birdenbire karşısında görünce bir tesadüfle hastalığını öğrenip ziyarete geldiğini sanmıştı. Cezmi durumu aydınlattı:

 

-          Birkaç aydır buradaki askeri büroların doktorluğunu yapıyorum. Senin hanım,başhekimliğe telefon ederek hasta olduğunu bildirmiş. Daireye gitmediğin için usulen doktor muayenesinden geçip rapor alman lazım. Bu vesileyle Askeri Tarih Komisyonunda çalıştığını da öğrenmiş oldum.

 

Nihayet Selim’in yüzü gülmüştü:

 

-          Geldiğine,görüştüğümüze sevindim. Fakat hiçbir şeyim yok.

 

            Cezmi de güldü:

 

-          Ona ben karar vereceğim…

 

            Arkadan hemen muayene başladı. Bu muayene şekli dünkünden epeyce farklıydı ve bir hayli uzun sürdü. Sonra:

 

-          Tedbir almak gerekiyor Selim, dedi. Karaciğerde sertlik var. Çok yormuşsun. Teğmenlik zamanındaki tempo ile içmeye devam ediyorsan  sebep budur.

 

            Selim gülümsedi. Teğmenlik zamanındaki içmeye de içmek denilebilir miydi?

 

-          Asıl sebepten başka sebepler de var mı?

 

-          Olabilir.

 

-          Mesela?

 

-          Ruhi sebepler…

 

            Selim’in yüzü değişti:

 

-          Mesela?

 

-          Mesela türlü sıkıntılar…

 

-          Bu sıkıntılar arasında aşk da var mı?

 

            Pusat’ın bu soruyu ciddi mi, şaka olarak mı sorduğu belli değildi. Doktor Cezmi onun bu tarafını bildiği için sakin bir ciddiyet içinde cevap verdi:

 

-          Olabilir ama aş bir sebep değil, neticedir.

 

            Selim ilgilendi:

 

-          Aşk denen bir hal,yahut bir hastalık yok mu?

 

-          Vardır ama, dediğim gibi asli sebep değil,tezahürdür. Bazı insanların bazı yiyeceklere karşı alerjisi olur. Onu yedikleri zaman şuralarında buralarında kızartılar çıkar. Görünüşe bakarsan adamın derisinde bir hastalık vardır, ama hasta olan derisi değil, sindirim organı veya karaciğeridir. Aşk da doğrudan bir hastalık değil, bir hastalığın görünüşüdür.
 

-          Asıl hastalık nedir?

 

-          Açığa vurulmayan şehvet duygusu…

 

            Selim garip bir duygu içinde sustuktan sonra pencereden göğe bakarak sordu:

 

-          İlahi bir kadına veya kıza karşı duyulan aşk da nihayet bir şehvetten mi ibarettir?

 

-          Tamamiyle. Aşk, şehvetin estetik şeklidir. Onun için daha ziyade estetik kadınlara veya kızlara karşı duyulur…

 

            Pusat ileri gittiğini anlamıştı:

 

-          Bana ne tavsiye edeceksin?

 

-          İçkiye paydos. Bazı perhizler . Bir de ilaç…

 

            Çantasından reçete kağıdı çıkararak bir ilaç adı, başka bir kağıda da yememesi gereken yiyecekleri yazdı:

 

-          Bir hafta dinlen. Raporunu dairene gönderirim. Mühim bir nokta da seni sıkacak şeylerden, insanlardan mümkün olabildiği kadar kaçmandır, dedi.

 

            Selim acı acı gülümsedi. Dünyada onu sıkmayan kaç kişi kalmıştı ki? Çalıştığı dairedeki iş arkadaşları kendisini delirtmeye kafi değil miydi?

 

            Kalkmak üzere bulunan doktor, gündelikçi kadının getirdiği kahve üzerine birkaç dakika daha oturmaya mecbur kalmıştı.

 

            Yıllar önce, teğmen iken, kıtada buluştukları zaman gibi bir zaman olsaydı Selim Pusat,Doktor Cezmi Oğuz’un konuşmalarından zevk alırdı. Bilgili ve temkinli bir adam olan doktor nükte yapar, taşı gediğine kor, kırmaz, susmak gerektiği zaman da susardı.

 

            Şimdi, aşkın estetik bir şehvet olduğunu söylemesi hoşuna mı gitmişti, yoksa gitmemiş mi idi,bunu anlayamamış, fakat fikri çok garip bulmuştu.

 

            Ağır ağır kahvesini içmekte olan doktor, gözlerini pencereye dikerek üzüntülü bakışlarla dalan Selim’in susuşunu görünce bıraktıkları konuya geldi:

 

-          Aşk için söylediklerimi galiba garipsedin. Herhalde evlenmeden önce geçirdiğin aşk maceralarını hatırlayarak onların birer şehvet isteği olup olmadığını düşünüyorsun.

 

            Cezmi’nin bu sözlerinden Selim hoşlandı. Fakat bir şey belli etmedi:

 

-          Aşkın felsefesiyle uğraşacak vaktim olmadı, ama onu hiç de senin dediğin gibi düşünmemiştim.

 

-          Felsefesi değil, tarifi… Kesilmiş bir koyunun kasap dükkanındaki manzarası hoşa gitmez,hatta bazılarına iğrenç görünür. Fakat usta bir aşçının elinde nefis bir et yemeği olduğu zaman,dükkandaki manzarasına bakmayanlar bile onu iştahla yer. Aşk da böyledir. Aslında şehvettir, yani hayvani bir istek. Fakat romantik bir muhayyele onu o kadar süsler ve güzelleştirir ki,aşkın ilahi bir duygu olduğuna inanırız. Yüzlerce yıldan beri bu şairane tarifleri dinleye dinleye aşkın insanüstü bir şey olduğunu sanmışızdır. Gerçekte şehvet isteğinden başka bir şey değildir.

 

            Cezmi Oğuz, kahvesinin son yudumunu içtikten sonra sözlerine devam etti:

 

-          Aşkın şehvetle aynı şey olduğunun kesin bir delili de vuslattan sonra ikisinin de sönmesidir.

 

-          Yıllarca süren aşklar nedir?

 

-          Vuslata erememenin,yahut çok geç ermenin, belki de aşıktaki geç soğuma karakterinin neticesi…
 

            Selim Pusat bu konuşmalarla yavaş yavaş canlanıyordu:

 

-          Hep sevenden bahsettin, dedi. Sevilenin bu aşk illetindeki rolü nedir?

 

-          Sevilen ne kadar güzel ve çekici olursa aşk da o kadar şiddetli ve uzun olur. Bazı kadınlar veya kızlar bilmeden karşısındaki erkeği delirtir. Bazıları sanatkardır. Bunu bilerek yapar. Kadın, oldukça iptidai bir yaratıktır,a ma erkeği sürüklemek bilgisinde çok ustadır. Vuslattan sonra erkeğin bıkacağını sezdiği için onu daha çok bağlayacak türlü hünerler gösterir. Böylece aşk olgunlaşır. Sözün kısası, şairin dediği gibi: Mecnun’a cihan dopdolu Leyla görünürmüş.

 

            “Leyla” adı geçince Pusat irkildi. Yüzü değişti ve bütün bunlar Doktor Cezmi’nin gözünden kaçmadan devam etti:

 

-          Şehvet, hayatın en büyük prensibidir. İnsan neslinin tükenmemesini sağlar. İnsan, akıl ve duygu bakımından çok üstün ve ileri olduğu için bu prensibi de olgunlaştırmış,güzelleştirmiştir. Yiyeceğini, giyeceğini,barınağını güzelleştirdiği gibi. Şehvet,aşk haline geldikten sonra artık insanlar arasında yarış başlamış ve beyinler, muhayyeleler gerçekte olan güzellerle kanmayarak onları icad etmek yoluna gitmiştir. Sevgiliyi aşık yaratır,sonra tapar. Onda eşsiz güzellikler , büyüklükler bulur. Aslında alelade bir kız veya kadındır,ama Mecnun’un Leyla’yı görüşü gibi onu ilahlaştırdıkça artık aşk denilen tezahür başlamıştır. Bununla beraber aşk lüzumlu bir şeydir.

 

            Selim Pusat’ın ilgisi artıyordu. Sordu.

 

-          Neden?

 

-          Yaşamayı tatlı bir hale getirdiği, ihtiras olduğu için lüzumludur.İhtiraslar çok defa parlak ve olumlu neticeler doğurur. Siyasette , ilimde, sanatta ihtiras olmasa belki de bugünkü medeniyet olmazdı. Aşk bir nevi anormal duygudur,aşıklar da anormal hastalardır,ama ruh hekimliği bakımından her büyük insan da az çok anormal sayılır. Bütün insanlar tam normal olsa insanların akıllı ve şuurlu hayvanlardan farkı kalmaz.
 

            Cezmi bir ara susarak Selim Pusat’a baktı. Sözlerinin onda nasıl bir tesir uyandırdığını anlamak istiyordu. Sonra onun ruh yapısını bilmekten doğan bir davranışla sözü askerliğe getirdi:

 

-          Örnek olarak askerliği de alabiliriz. Savaşlar aslında öldürücü, yıkıcı, ızdıraplı şeylerdir. Fakat medeniyetin de, tekniğin de,ahlakın da,disiplinin de anası savaşlardır. Fedakarlık ruhunu bileyerek insanları bencil,yani hayvan olmaktan kurtarır. Kazanmak için itaatin şart olduğunu öğreterek toplulukların disipline girmesini,yani üstün insan olmasını sağlar. Savaş olmasa yeryüzünde milletler değil, hırsız çeteleri türeyecek ve insanı hayvandan ayıran erdemler doğmayacaktı. Yani şunu demek istiyorum ki, yakışıksız ve çirkin gözüken bazı şeyler gerçekte faydalıdır, ama insanların çoğu o faydayı kavrayamaz. Çocuk, canı yandığı için aşıyı faydasız  bulup ondan kaçar. Aklı başında pek çok kimse kendi hayatını kurtaracak ameliyattan ürküp yaptırmaz. Aşk da öyle… Aşk olmasaydı erkek-dişi  ilişkileri bayağı bir çiftleşmeden ibaret kalacaktı.

 

            Selim Pusat, doktor arkadaşının sözleriyle şimdiye kadar aklının ucundan bile geçmeyen bir konu ile temasa gelmiş ve hiç bilmediği şeyleri öğrenmişti. Hiç işitmediği acayip bir hayvan,yahut çiçek görmüş, tasavvurunda olmayan bir ülkeye girmiş insanların ruh hali içindeydi. Gönlünde huzursuzluk gibi bir şey vardı. Ciddi bir tavırla:

 

-          “Dünyanın temeline dinamit doldurup fitili ateşledin” dedi.

 

            Cezmi de aynı ciddi tavırla sordu:

 

-          Anlamadım. Neden?

 

-          Şundan: Aşk bir şehvet. Şehvet de vuslatla sönen bir duygu. Öyleyse insanlar zevcelerine boyuna ihanet edeceklerdir. Böyle bir dünyada zevk kalır mı?

 

            Cezmi gülümsedi:

 

-          İnsanların çözemeyecekleri problem olarak da galiba  yalnız bu kalacaktır. İnsanların zevcelerine boyuna ihanet edecek olması seni ürkütmesin. Zaten insanlığın bugünkü manzarası nedir? Hatta bu ihanet karşılıklı değil mi?

 

            Cezmi ayağa kalkmıştı:

 

-          Eskiden beri adetin değildir, ama birkaç hafta gazetelerin polis vak’alarını dikkatle okursan söylediklerime hak verecek çok ilgi çekici örnekler bulursun. Bunların çoğu sevgili yaratmak içgüdüsünden doğar. Bir prensesin avamdan bir erkekle, yaşlı bir erkeğin körpe bir kızla sevişmesi gibi hadiseler seni önce şaşırtacak, sonra bunlara alışacaksın. Hatta sen bile,bu kadar ciddi karakterde olduğun, askerlik dışında hiçbir konuya aldırış etmediğin halde günün birinde kendinden yirmi beş yaş küçük bir kızı sevebilirsin…


Sonraki Bölüm >>