15. BÖLÜM

 

               Selim sıkıntılar arasında bunalıyordu. Tarihi bir sırrı öğrenmek veya bir prensesin tehlikeler ortasında yaşadığını bilmenin kendisini bu kadar bunaltmasını bir türlü anlamıyor, mana veremiyordu. Hayatında zaten huzur diye bir şey tatmamıştı ama bu kadar bezginlik ve bunalım da görmemişti. En ağır iftiralara uğradığı zaman bile,üniformasını bıraktığı zaman bile böyle olmamıştı.

 

               Huzur arıyordu. Büroda artık eskisi kadar verimli olamadığının farkındaydı. İncelediği evrak özetlerinde, fişlemelerde gülünç yanlışlar yapmaya başlamıştı. Halbuki iş arkadaşları nasıl bir gönül rahatlığı içindeydiler. Bunlar neden böyle kaygısız diye düşündü? Yoksa tasavvuf mu onlara bu ruh sükununu veriyordu? Birdenbire,yanındaki masada oturan Osman Fişer’in, sanki düşüncelerini anlamış gibi kendisi ile alçak sesle konuşmaya başlaması Selim Pusat’ın düşünce zincirini kesti:

 

-          Bir satir şu kağıttan mana çıkarıp özetini yapmaya çalışıyorum. İki defa,yaptığım fişi yırttım. Galiba siz de aynı durumdasınız. Halbuki arkadaşlarımızda hiç de böyle bir kaygı yok.

 

-          Vazife duyguları  mı eksik?

 

-          Hayır, hayır! Onlar zaten bunun vazife olduğuna inanmış değiller ki..

 

-          Neden kaygısızlar?

 

-          Çünkü bütün bu yaptıklarının bir kuruntu ve hayal olduğuna geçici,aldatıcı ve değersiz olduğuna inanıyorlar.

 

-          Bunlar deli mi?

 

               Osman Fişer kötü kötü gülümsedi:

 

-          Tımarhane dışındaki deliler… Bunlar tasavvufa inanmışlar. Olgun insan olmaya, Allah’la bir olmaya çalışıyorlar.

 

               Pusat’ın kaşları çatıldı:

 

-          Allah’la bir olmak mı? Bu da ne demek?

 

-          Yani Allah’ın varlığı içinde erimek istiyorlar…

 

-          Huzur içinde yaşamaları bundan mı ileri geliyor?

 

-          Tabii…

 

               Selim Pusat başını önündeki kağıda eğip konuşmayı kesmekle beraber tasavvufun insana huzur verdiğini yeniden işiterek başka hayallere kaptırıp kendini koyuverdi.

 

               O akşam yenip yenip Tosun yattıktan ve Ayşe çalışma masasına oturduktan sonra bir şey dikkatini çekti. Selim bu gece, büyük odada adeti olan gezintiyi yapmıyor, bir koltuğa yaslanıp gözlerini kitaplara dikmiş olarak düşünüyordu. Selim’in bu halini ilk defa görüyordu. Belki fazla yorgun olduğu için dinleniyordur diye birazdan gezinmesine başlar diye düşünerek vazife tashihlerine başladı.

 

               Gözü duvardaki saate değdiği zaman kırk dakika geçmiş olduğunu anlayarak kocasına baktı. Hala kıpırdamadan oturuyor ve –Ayşe bundan emindi- görmeden kitaplara bakıyordu. “Ne düşünüyorsun?” yahut “Yorgun musun?” diye sormak Selim’i kızdırırdı. Ayşe bu yola girmeden onu konuşturmak için bir çare düşündü. Fakat onun kağıtlardan baş kaldırdığını gören Pusat,sözü açarak Ayşe’yi düşünmekten kurtardı:

 

-          Şu tasavvuf denen şey nedir?

 

               Bu soruyu kocasından daha önce de bir defa işitmiş olmasına rağmen Ayşe şaşkınlıktan elindeki kalemi masaya düşürdü. Dünyada askerlikten başka her şeyi reddeden, hele felsefe, tasavvuf, hukuk gibi konuları lüzumsuz ve saçma bulan Selim’in bu soruyu sormasında mutlaka mühim bir sebep olacaktı. Geçenlerde yine sorduğuna göre ilgilenmesinin ciddi bir sebebi olmalıydı. Bu sebebi öğrenemeyeceğini Ayşe çok iyi biliyordu. Yapılacak şey onunla konuşarak ruhunu derinliklerine inmek,böylece bir ip ucu yakalamaktı. Acaba kocası hayatla ilgilenmeye mi başlıyordu? Ayşe geçen sefer olduğu gibi yine içinde bir sevinç duydu ve yine geçen seferki cevabı verdi:

 

-          Tasavvuf bir nevi din felsefesidir.

 

-          Yani?

 

-          Yani din duygusunu ve düşüncesini dinin anlattıklarından daha ileriye götürerek ruhları doyurup kandırmak sistemidir.

 

               Selim, gözlerini yine kitaplara dikerek biraz düşündükten sonra sordu:

 

-          Tasavvuf, dini inkar mı eder? Yahut basit ve eksik mi bulur?

 

-          Ne inkar eder, ne de eksik bulur. Yalnız,olgun insanların dindeki hakikata tasavvufla erişeceğini iddia eder.

 

-          Şu halde, kesin ve şaşmaz kaideler sistemi olmasına rağmen din herkes tarafından başka türlü anlaşılıyor demektir.

 

-          Tabii.. Mezhepler neden doğdu? Bazen bir dinin iki mezhebi arasındaki çarpışma,iki ayrı dinin çarpışmasından çok sert ve kanlı olmuştur. Müslümanlıkta Sünnilerle Şiilerin; Hıristiyanlıkta Katoliklerle Protestanların savaşları ne kadar kanlı ve kıyıcıdır. Tasavvuf bunların önüne geçmek için çalışmıştır.
 

               Selim, bazı konuları ilk defa öğrenen bir öğrenci merakı içinde dinliyordu. İşittikleri o kadar yabancı geliyordu ki, Ayşe’nin her cümlesi için birkaç soru birden sormak istiyordu. Fakat onun sormasına imkan kalmadan Ayşe devam etti:

 

-          Tasavvuf da birçok kollara ayrılmış ve bunlar kendi aralarında mücadele etmiştir ama bu mücadele fikir alanında kalmış,büyük mutasavvıflar, ayrı sistemlerine rağmen birbirlerine saygı göstermiştir.

 

               Selim hala kavrayamamıştı:

 

-          Rica ederim. Tasavvufun temelini kısaca söyler misin?, diye sordu. Ayşe büsbütün canlanmıştı. Anlatmaya başladı:

 

-          Tasavvufun esası kainatın Tanrı’dan ibaret olduğu, her varlığın , her şeyin bu Tanrı’nın bir tecellisinden, görünüşünden ibaret bulunduğu düşüncesidir.

 

-          Mutasavvıflar bu büyük hakikatı nasıl keşfetmişler?

 

               Selim bu soruyu alay etmek için değil, ciddi olarak soruyor ve alay etmediği için Ayşe’yi hayretler içinde bırakıyordu. Sözlerine devam etti:

 

-          Bunu akılla değil, sezgi ile bulmuşlardır. Tanrı gibi sonsuz ve büyük bir varlığın akılla anlaşılmasına imkan olmadığını kabul etmişlerdir.

 

               Selim derhal itiraz etti:

 

-          Fakat bununla dinin dışına çıktıklarının farkında olmamışlar mıdır?

 

-          Din bilginlerinden bazıları mutasavvıfların dinsizliğini ilan etmiştir. En büyük mutasavvıflardan bazıları bile bu suçlamadan kurtulamamıştır.

 

-          Mesela kimler?

 

-          En başta Muhyiddin-i Arabi ve Mevlana…

 

               Selim Pusat, Mevlana’yı işitmişti. Ötekini ilk defa duyuyordu. Sözü uzatmamak ve Ayşe’yi yormamak için kısa kesti:

 

-          Bana tasavvuf hakkında kitap veya makale verebilir misin?

 

               Ayşe yerinden kalktı. Kitap raflarının bir bölümü önünde durarak birkaç kitap çekip baktıktan sonra Selim’in önüne iki cilt bıraktı:

 

-          Önce bu ansiklopedideki tasavvuf maddesini oku. Zihninde bir şema kurulsun. Sonra da bu kitabı oku. Tasavvuf hakkında en iyi özettir. Bunlardan sonra lüzum görürsen daha başka kitap ve yazıları da veririm dedi.

 

               Saat gece yarısını gösterir ve Ayşe yatmaya hazırlanırken Selim Pusat hala okumakla meşguldü. Ayşe onun,bir huzur olmasa bile,sükun içinde olduğunu anlayarak memnun olmuştu. Bundan dolayı odadan çıkarken onun sükununu bozmamak için bir şey söylemedi ve Selim de Ayşe’nin çıktığının farkına varmadı.

              

               Saatler geçiyor, bunun farkında olmayan Selim, Ayşe’nin verdiği yazıları okuyordu. Ömründe ilk defa, askerlik dışındaki bir konuya böylesine merak ve ilgiyle dalmıştı. Masal okuyan bir çocuk gibiydi. Bir aralık, okuduğu kitap kendisini Hallac-ı Mansur’a getirdi. Hallac-ı Mansur, “Ene’l-Hak” dediği için işkenceyle öldürülürken kendisini öldürenler için Tanrı’ya yalvarıyor ve şöyle diyordu:

 

               “Onları bağışla. Beni bağışlama. Madem ki benim insanlığımı kendi Tanrılığın üzerindeki hakkı ile,benim sana kavuşmama böylece sebep olan bu insanları senin d yargılamanı istiyorum.”

 

               Mansur’u parçaladılar. Her parçasından Ene’l-Hak feryadı yükseldi. Yaktılar. Külleri “Ene’l-Hak” diye bağırdı. Küllerini ırmağa attılar. Irmak “Ene’l-Hak” haykırışıyla doldu…

 

               Buraya gelince Selim Pusat kitabı kapatıp masaya itti.

 

               Sabah oluyordu ve büyük odada hala ışık yandığını gören Ayşe kalkarak kapıya kadar gelmişti. Uzaktan Selim’in yüzünü kontrol ettiği zaman öfke ve buhran izi görmedi. Fakat kitabı masaya itişinde sert bir tepki olduğu belliydi. Selim kitabı öyle bırakmazdı.

 

               Birdenbire göz göze geldiler. Ayşe kocasını gözetleyen ve suç üstünde yakalanan bir kadın gibi şaşırarak sordu:

 

-          Nasıl buldun?

 

               Selim’de boş şeylerle uğraşmaya zorlanmış bir insanın aksiliği vardı. Azarlar gibi cevap verdi:

 

-          Senin din felsefesi dediğin şey bu deli saçmaları mı?

 

               Ayşe daha da şaşırdı:

 

-          Neresi saçma?

 

-          Neresi değil ki? O Hallac-ı Mansur denilen zıpıra siz büyük adam büyük mütefekkir diye mi bakıyorsunuz?

 

-          Büyük inanç sahibi…

 

-          Neyin inancı?.. Kendisini Tanrı ile bir tutuyor ve Tanrı üzerindeki hakkından bahsediyor. Ene’l-Hak demenin bir manası da ben Tanrı’yım demek değil mi? Tımarhaneler Tanrılık, peygamberlik, padişahlık taslayan çılgınlarla doludur. Bu da onların dışarıda kalmış bir numunesi olacak!..

 

-          Asırlardır Hallac büyük mutasavvıf ve büyük inanç sahibi olarak tanınmış ve herkes tarafından öyle kabul edilmiştir…

 

               Ayşe’nin sözü yarıda kaldı. Selim bu ”herkes”ten iğreniyor,”herkes tarafından” kabul olunan düşüncelere tahammül edemiyordu.

 

-          Senin herkes dediğin kalabalık, içinde cahilleri,hainleri,budalaları bol bol barındıran bir kuru gürültüdür. Herkes kabul etti diye ben de bu hezeyanları kabul mu edeceğim? Herkes Meryem Ananızın bakire olarak, hiçbir erkekle temas etmeden çocuk doğurduğunu da kabul eder. Herkes İsa’nın hem Tanrı hem de Tanrı’nın oğlu olduğunu da kabul eder. Çünkü herkes dediğin şey bir hayvan sürüsüdür.

 

               Selim sustu ve başını öteye çevirdi. Ayşe’nin gözleri hafifçe nemlenmişti. Selim,kendisinin tasavvufa ve dine inandığını bildiği halde bu tahkir tufanını yağdırırken Ayşe’yi ayırmamıştı. Birkaç gündür hayata dönüş, anormal havadan sıyrılış diye ümit ve sevinçle baktığı davranışlar bitmiş, bir lastik gibi gerilerek saplanıp kaldığı noktadan uzaklaşan Pusat,yine lastik hızı ve sertliğiyle başlangıç noktasına gelmişti.

 

               Ayşe üzgün ve kırgın çekildi. Kahvaltı hazırlamaya başladı. İlk defa, içinde ümitsizliğe benzer bir eziklik duyuyordu. Şimdiye kadar Selim’in normale döneceğini umarak büyük bir sebatla uğraşmıştı. Artık anlıyordu ki, bu uğraşmalar boşunadır. Selim her zaman sert ve öfkeli olmakla beraber Ayşe’yi kırmıyor , hatta kırmamak için dikkat gösterdiği anlaşılıyordu. Halbuki bugün bu kaide bozulmuş, Selim umumi tarif içinde Ayşe’yi de ayırt etmeden hakaret yağdırmıştı.

 

               Gözlerindeki nem arttı. İki damla yaş yanaklarından aşağı yuvarladı. Selim işe başlayalı beri,Tosun’a bakmak için sabahtan ikindi sonuna kadar gelmek üzere tuttukları kadın biraz sonra gelecek olmasa bu yaşlar gürleşebilirdi de.

 

               Selim de Ayşe’nin üzüldüğünü anlamıştı. Herkesi tahkir ederken Ayşe’yi de o herkesle eşit tutmak aklının ucundan bile geçmemişti ama Ayşe öyle kabul etmişti. “Bu sözlerle seni kastedmedim” dese mesele bitecek, Ayşe’nin üzgünlüğü kalmayacak, hatta kocasından böyle bir söz işittiği için bahtiyar bile olacaktı. Fakat ne tuhaf! Selim bunu söyleyemiyordu. Yılardır hayat arkadaşlığı eden, en talihsiz günleri ancak birbirlerine dayanarak geçiren bu iki kişinin hala karşılıklı açılmamış tarafları vardı. Bu açılmamışlık yüzünden bazen sözleri veya davranışları tam zıddı bir mana ile anlaşılıyor,bu yanlış anlayışlar,hayatın ve çilelerin zehirle dolduğu gönülleri büsbütün bunaltıyordu.

 

               Selim bir iki defa, Ayşe’nin yanına giderek deminki sözlerinde onu hedef alan hiçbir taraf olmadığını söylemek için davrandı. Fakat davranmasıyla iskemleye çivilenmesi bir oldu. Sanki görünmeyen bir kuvvet omuzlarına bastırarak onu kalkmaktan alıkoyuyordu.

 

               Tosun’un uyanmış olduğunu annesiyle konuşmasından anladı. Bu,onun için erken bir kalkıştı. Belki de demin Ayşe’ye yüksek sesle söylediği sözlerden uyanmıştı. Böyle düşününce Selim bu sefer kendisine kızdı. Bir insanın kendisine kızması kadar yıpratıcı şey pek azdı. Zaten Selim yıllardır yıpranıyor,yıpranıyordu. Bu yıpranış,herkeste tabiat kanunlarına uyun olan yıpranıştan büsbütün başka bir şeydi. Bunaltıcı bir duygu idi. Kimseye, Ayşe’ye bile bunalıyorum diyememek ise ayrı bir dramdı.

 

               Yüzünün yanmaya başladığını hissetti. Gözlerini,maksatsız bir şekilde odanın içinde gezdirdi. Sonra bir yere takılarak öylece kaldı. Baktığı yerde arkadaşı Şeref’in resmi vardı. Harb Akademisinde okudukları sırada çekilmiş üniformalı bir resim…

 

               Şeref de kendisi gibi,askerliği inanç olarak kabul etmiş canlı bir yüzbaşıydı. Fakat kendisine o unutamadığı kısa mektubu yazarak hayatına son verdikten sonra bu fotoğraf Selim’e canlı değil,hüzünlü bir insanın resmi gibi gelmeye başlamıştı.

 

               “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum.” Bu basit beş kelimede neler , neler saklıydı! Selim,arkadaşını unutamıyor, fakat daima karşısında bulunan resme bakınca göz yaşlarının akmasından korkuyordu. Şimdi adeta farkına vermeden gözleri resme takılmış,takılınca da artık ayıramaz olmuştu. Gözlerini ayırmayı arkadaşına saygısızlık sayıyordu.

 

               Selim bir öteki hayata inanmıyor, Şeref’in artık bir şey duymadığını, duymayacağını biliyor, fakat hatıralara saygı göstermenin insanları insan yapan bir üstünlük olduğunu da kabul ediyordu.

 

               Gözleri Şeref’in resmine takılınca bütün o çileli geçmişi yeniden yaşar gibi oldu. Şeref kimsesiz yaşamış ve kimsesiz olduğu için insanların fenalığından kurtulmak üzere hayatına son vermişti. Selim yeniden düşündü: “Ayşe ile Tosun olmasa ben de aynı şeyi yapar mıydım?” Ona ne şüphe? Belki Şeref, insanlardan benim iğrendiğim kadar iğrenmemişti. Acaba yaşasaydı avunur muydum, yoksa onu gördükçe hayatın acısını daha mı çok duyardım?

 

               Bunlar Selim’in çaresiz kaldığı zamanki düşünceleriydi. Yine beyninden yıldırım hızıyla düşünceler geçmeye başlamıştı. Ne tuhaf!.. Bu düşünceler sanki düşünce değil de, kendisine seslenilen sözlerdi. Birisi “Doğru yapmadın” diyor gibiydi. Evet, Ayşe’ye karşı demin doğru davranmamıştı.

 

               Birden, Şeref’in resmine daha dikkatle baktı. Daima hüzünlü görmeye alıştığı bu fotoğrafta şimdi Şeref hazin bir gülümseyişle kendisine bakıyordu. Halbuki o resimde Şeref, aslında gayet ciddi idi. Gözlerini bütün dikkatiyle resme dikti ve Şeref, başını, bunu doğru yapmadın manasına gelen bir hareketle sallıyor gibi geldi.

 

               İçeride kahvaltı sofrası hazırlanmış, Ayşe, Selim’i çağırmak üzere kapıya gelmişti. Onu o halde görünce yeniden şaşırdı ve adeta ürperdi. Çünkü Selim’in sert bakışlarla karşıya dikilmiş gözleri yaşlıydı. Ayşe onun nereye baktığını bilmiyordu. Ağlamak da hayata dönmenin işaretiydi. Şimdiye kadar onun gözlerinden yaş aktığını bir defa bile görmemişti.

 

               Birden, gönlündeki kederin boşaldığını fark etti ve Selim’in o şekilde görülmekten hoşlanmayacağını bildiği için bir şey söylemeden yavaşça çekildi.


Sonraki Bölüm >>