14. BÖLÜM

 

               Pusat o kadar içmişti ki,dakikalar kopuk bir film gibi geçiyordu. Bir yerden bir yere nasıl geldiğini hiç hatırlamıyor,sonra şuuruna hakim olarak ne yaptığını, nereye gittiğini biliyordu. Daha sonra tekrar karanlık başlıyor, fakat Selim her şeye rağmen Çamlı Koru’ya doğru olan yürüyüşünü de değiştirmiyordu.

 

               Çamlı Koru bu akşam her zamankinden daha tenha idi. Leyla’nın geleceğini biliyordu. Bu biliş telepatik bir olaydı. Sarhoş olduğu zaman kendisinde görülürdü. O kadar iyimserdi, Leyla’nın geleceğine o kadar inanmıştı ki, sırf bu inanç kuvveti dolayısıyla Leyla buraya gelmeye mecburdu, Selim böyle düşünüyordu.

 

               Her zaman oturduğu, esrarlı kadın sesini dinlediği sıraya geldiği zaman boş olduğunu görerek ümitsiz ve çok acı bir gülümseyişle çevresine bakındı. Aynı zamanda Leyla’nın “Nerede kaldınız? Sizi epeydir bekliyorum” diyen sesiyle ayıldı. Leyla sırada oturuyor ve kendisini süzüyordu.

 

               Selim, “Yanımdaki Leyla’yı göremeyecek kadar sarhoş muyum?” diye düşündü. Fakat düşüncesini daha ileriye götürmeye zaman kalmadan ayağa kalkan Leyla, Pusat’ın koluna girdi ve emreden bir sesle “Beni evime götüreceksiniz” dedi.

 

               İçkinin tesiriyle Selim’in bir garip işleyen beyni çağrışımlar arasında bunalıyor gibiydi. Üç dört gün önce liseli bir kız, Güntülü de ona hakim olmuş, adeta iradesini elinden almıştı. Şimdi de ondan biraz daha yaşlı bir öğretmen kız aynı şeyi yapıyordu. O, yabancı bir kadın veya kızın,kendi koluna girmesinden hoşlanmazdı. Fakat Leyla’ya “Kolumdan çık” diyemiyordu. Nasıl diyebilirdi ki? Leyla bir prensesti ve tahtın varisiydi.

 

               Düşüncesi buraya gelince Selim güldü ve Leyla bunu görerek sordu:

 

-          Selim Beğ! Siz gülmesini sevmeyen bir insansınız. O halde şimdi durup dururken neye güldünüz?

 

               Selim soruya cevap vermeden konuştu:

 

-          Ya ben çocuklaştım, yahut çevremi falcılar,büyücüler,geleceği bilenler kapladı.

 

-          Bu falcı yahut büyücülerden biri de ben miyim?

 

-          Evet!

 

-          Ne yaptım da bu iltifatlara mahzar oluyorum?

 

-          Daha yeni tanıştığımız, tanışmaya başladığımız halde gülmekten hoşlanmadığımı biliyorsunuz.

 

               Leyla bu cevapla sustu. Sonra birdenbire:

 

-          Ya öteki falcı kim?, diye sordu. İçkinin Selim’deki tesiri azalmıştı. Hiçbir şeyden çekinmemek huyu dolayısıyla açıkça cevap verdi:

 

-          Işık Kızlar’dan biri…

 

               Bununla bu konuşmanın burada kesileceğini sanıyordu. Fakat Leyla devam etti:

 

-          Çamlı Koru’daki ilk rastlayışımızda bir Kahraman Kızlar’dan bahsetmiştiniz. Şimdi de Işık Kızlar mı çıktı?

 

-          Çok keskin hafızanız var. Tebrike değer. O günkü Kahraman Kızlar’la  şimdiki Işık Kızlar aynı şey.

 

               Leyla bu akşam Selim Pusat’ın her zamanki kadar sağlam iradeli olmadığını sezdiği için onu zorluyordu:

 

-          Işık Kızlar’dan biri sizin hangi gizli tarafınızı keşfetti?

 

               Selim parlar gibi oldu:

 

-          Acaba yeniden bir harb divanı karşısında mı bulunuyorum? Bu ahret sualleri neden icab ediyor?

 

-          Şiir kadar güzel bir kızın sizdeki tesirini öğrenmek istiyorum.

 

-          Şiir kadar güzel olduğunu nereden biliyorsunuz?

 

-          Siz söylemiştiniz. Hatta o gece bana “Sen şiir kadar güzel değilsin” demiştiniz.

 

-          Şimdi aynı fikirde değilim. Sizi şiirden daha çok güzelleştirecek, bir imha savaşı kadar güzelleştirecek sebepler var.

 

-          Nedir?

 

-          Prensessiniz ve tahtın varisisiniz.

 

               Leyla, Selim’in kolundan çıkmıştı. Bir apartımanın önünde karşı karşıya bulunuyorlardı. Pusat, Leyla’nın evine geldiklerini farkederek:

 

-          Hanzade Sultan’dan müsaade rica ediyorum, dedi ve gözleri ona değdi. Bu cidden bir sultan yüzü idi. Olağanüstü bir asalet ve vekar içinde Selim Pusat’a bakıyordu:

 

-          Çok şey biliyorsunuz Yüzbaşım, dedi. Görülüyor ki asıl falcılık ve meçhulü biliş sizde imiş. Bu sebeple gitmeden önce sizinle biraz konuşmam gerekecek. Buyurun.

 

               Selim sarhoş olduğunu düşünerek ve sırf saygı dolayısıyla bu gece bu eve girmek istemiyordu:

 

-          Müsaade edin. Başka bir gün geleyim, dedi.

 

               Leyla’nın yüzü sertleşmişti:

 

-          Size emrediyorum. Şimdi geleceksiniz, diye karşılık verdi.

 

               Pusat, Leyla’nın bu kısa emrini dinlerken askerlikten kalmış bir alışkanlıkla esas duruşa geçmişti. Leyla’nın dairesine girdiler.

 

               Dışarıdan herhangi bir ev gibi gözüken bu daire prenseslere yakışan şahane bir konaktı. Eşyalar ve onların düzenlenişlerindeki  güzellikle zenginlik göz kamaştırıcıydı. Yaşlıca, dinç ve sevimli bir kadın “Hoş geldiniz beyefendi” dedikten sonra Leyla’ya dönerek:

 

-          Bir emriniz var mı arslanım diye sordu. Selim kaç gündür şaşılacak o kadar şeylerin ortasında yaşıyordu ki, bir genç kıza “arslanım” diye etmekteki garabet dikkatine çarpmadı. Yahut çarptı da bir sultan karşısında bulunmasının verdiği duygu o garabeti örttü.

 

-          Bize çay demle kalfacığım. Misafirimiz Selim Pusat Beğ bir yüzbaşıdır. Öğretmenim Ayşe Hanım da kocasıdır.

 

               Selim, kendisine kalfa diye hitap edilen bu hoş kadının arkasından dikkatle baktı. Onun merakını anlayan Leyla, odadan çıkan kalfayı anlattı:

 

-          Gülsafa Kalfa benim dadımdır. Fakat aslında her şeyimdir. Beni büyüten odur. Annem öldüğü zaman on yaşlarında idim.

 

-          Ya babanız?

 

-          Onu ancak resimleriyle tanıdım.

 

               Selim Pusat, kendisinden birkaç rütbe üstün bir komutanın karşısında duyulan çekingenliği duyuyordu. Leyla yahut Hanzade bu gösterişli odanın içinde tam bir prensesti ve kendisine hakimdi. Duruşu,bakışı ve konuşması o kadar üstündü ki, Selim sormak istediği birçok şeyi soramayacağını anlamıştı. Fakat pervasız bir insandı. Hele çekinme duygusunun varlığını kaplaması ona sıkıntı verir, bu hali korkaklık sayardı. Korkaklık ise iğrendiği şeydi. Askeri bir saygı içinde:

 

-          Prenses, dedi. Adınız Hanzade olduğu halde niçin kendinize Leyla dedirtiyorsunuz?

 

-          Adım Leyla Hanzade’dir. Göze batmayacağı için birincisini kullanıyorum. Siz de beni böyle biliniz ve böyle hitab ediniz. Fakat bu Hanzade’yi kimse bilmezken siz nasıl öğrendiniz Selim Beğ?

 

-          Sizi ürküten o mendeburdan öğrendim.

 

               Leyla’nın yüzünden bir tiksinti rüzgarı geçti:

 

-          O bir ajandır ve iblisten daha kurnaz daha tehlikeli bir adamdır.

 

-          Ajan mıdır? Kimin ajanı?

 

-          Kesin olarak bilmiyorum. Fakat herkesin ajanı olabilir. Yabancılara da hizmet edebilir. İki taraflı da çalışabilir.

 

               Selim şaşkınlıklar içindeydi. Yek mel’ununa çıkıştığı o gece “Leyla benim sözlerimden değil,zevkinin ve heyecanının büyüklüğünden ürküyor. Ona harekete geçmesini tavsiye ediyorum. Çünkü tahtın varisidir.” demişti. Bunları hatırlayınca Pusat’ın beyni allak bullak oldu. O zaman bir çılgının tekerlemesi diye aldığı bu sözler demek doğru idi. Fakat bir kadın ,tahtın varisi olabilir miydi? Hele Osmanlı Hanedanı erkeği, kadını ile memleketten çıkarıldıktan sonra Leyla nasıl oluyordu da burada kalabiliyordu?

 

               Aynı askeri saygı içinde yeniden sordu:

 

-          Sizin bir prenses olduğunuz hakkında en küçük bir şüphem yok. Fakat nasıl oluyor da kanunlara rağmen burada kalıyor ve yine nasıl oluyor da erkek olmadığınız halde tahtın varisi oluyorsunuz?

 

-          Selim Beğ! Osmanlı Tarihi’ni şöyle gerilere doğru bir düşününüz. Tahta geçmek uğrunda,yahut taht için tehlikeli olduklarından dolayı yüzlerce şehzade can vermişti. Can verenler arasında meşru olanlar, tahtın sahibi bulunanlar vardır.

 

-          Ben Osmanlı Tarihi’nin yalnız büyüm meydan savaşlarını biliyorum. Bu söylediklerinizle ne demek istediğinizi anlamadım.

 

               Leyla canlandı. Selim’e şimdi çok güzel gözüken gözlerini dikerek anlatmaya devam etti:

 

-          Yıldırım Bayezıd’dan sonraki şehzadeler kavgasını biliyorsunuz. Büyük şehzade Süleyman’dı ve meşru hükümdar oydu. Fakat kardeşleri tarafından öldürülünce zavallı, padişahlar listesinden bile silindi.

 

-          Evet. Bu kadarını biliyorum

 

-          Şimdi biraz daha sonrasına gelelim: Kanuni Sultan Süleyman’ın büyük şehzadesi bir Mustafa vardı. Yavuz Sultan Selim çapında birisiydi. O da türlü tezvirata kapılan babası tarafından acıklı şekilde öldürüldü. Öldürülmeseydi tahta o geçecekti.

 

               Leyla sustu. Selim, sözü tamamladı:

 

-          Fakat öldü…

 

               Leyla’nın yüzünde güç anlaşılan bir acı ifade vardı:

 

-          Şehzade Mustafa öldü, ama onun küçük bir oğlu cellatlardan kurtarılarak yaşadı. Şehzade Mustafa’nın en sadık iki adamı onu büyüttüğü gibi şehzadeye sadık yüz binlerce insan da onu servete boğdular. Sadakatın derecesini düşünün ki, bu yüz binlerden bir teki bile bildiği korkunç sırrı açığa vurmadığı gibi serveti idare edenler de onun bir tek akçasına dokunmadılar. Şehzade Mustafa’nın bu gizli oğlunun adı Süleyman’dı. Fakat adamları “Onu mutlaka tahta geçireceğiz” diye and içtikleri için kendi aralarında adı “Mutlak” olarak kaldı ve benim bugün kullandığım soyadı da bu dört asırlık yeminden çıktı…

 

               Selim, Leyla’yı peri masalı dinleyen bir çocuğun saflığıyla dinliyordu. Leyla’nın sesinde ve gözlerinde o kadar inandırıcı bir kuvvet vardı ki, Selim’i tesiri altına alıyor, fakat şimdi iyice ayılmış olan Selim hiçbir açığı kaçırmadan soru sormak fırsatlarını kullanmaktan geri kalmıyordu:

 

-          Dört asırdan beri aileniz gizlilik içinde mi yaşadı? Hiçbir zaman harekete geçmedi mi?

 

-          Gizlilik devam etti. Fakat bizden şüphe de devam etti. Yalnız bir defa, Sultan İbrahim’in hiçbir çocuğu olmadığı yıllarda hareket tasarlandı,sonra onun da çocukları olunca bundan vazgeçildi ve dedelerim bazen devlet hizmetinde, bazen yüksek kademelerde, bazen orduda hizmet ederek birer birer dünyadan çekildiler. Ben Şehzade Mustafa’nın on birinci kuşaktan torunuyum. Benimle bu aile bitiyor.

 

-          Siz genç bir kızsınız. Osmanlı Hanedanı’nda tahta bir kadının geçtiği görülmediği gibi bunun düşünülmesine de imkan yoktur. Bu takdirde tahta diğer kollardan gelen şehzadelerin geçmesi meşru sayılmaz mı?
 

               Leyla, eve geldiklerinden beri ilk defa gülümsedi:

 

-          Osmanlı Hanedanı’nın an’anesinde tahta kadın geçemez diye bir husus yok. Tahta daima büyük evladın geçmesi nizamı var. Osmanlılar dışındaki Türk Hanedanları’nda kaç kadın hükümdar gelmiştir. Osmanlılar’da da gelebilirdi. Gelmeyişi bir tesadüf ve şeriatın zamanla sapması yüzündendir. Zaten benim taht üzerinde iddiam olamaz. Bir kere artık taht  kalmamıştır. Geri gelmesine de imkan yoktur. Benim kaybolan hakkım taht değil, hakiki hüviyetimi söylemekten mahrum kalışımdır.

 

               Selim, kurmay adaylığının verdiği hızla muhakeme alışkınlığı ile, kendisine anlatılanları değerlendirdi ve artık kendisinde şaşkınlığın,şaşırmışlığın zerresi kalmadığı için Leyla’ya sordu:

 

-          O mendeburun ajan olduğunu söylediniz. O da sizi harekete geçmek için kışkırttığını iddia etti. İblis kadar kurnaz dediğiniz bu ajan,tavsiye ettiği hareketin hiçbir akis uyandıramayacağını, sizin böyle bir harekete girişmeyeceğinizi düşünemez mi? Ondan niçin böyle çekiniyorsunuz? Sizinle tanıştığımız gece ağlıyordunuz. Neden?

 

               Leyla’nın gözlerinde büyük bir kinin ışıkları parladı:

 

-          Babam tabii ölümle ölmedi. Öldürüldü. Yurt dışına çıkarılan Osmanlı şehzadelerinden ikisiyle temas onu şüphe altında bıraktı. Gerçi o şehzadeler babamın kim olduğunu bilmiyorlardı,ama bundan hem hükümet kuşkulandı, hem de yabancı bir devlet babamın gerçek hüviyetini tesbit etti.

 

-          Ne çıkar? Bu yüzden niçin öldürsünler?

 

-          Babam aynı zamanda meçhul, fakat büyük bir hukukçuydu. Petrollerin büyük kısmını verasetle eline geçirecekti.

 

-          Böyle olunca öteki şehzadelerin de ortadan kaldırılması icab etmez mi?

 

-          Hayır. Onlar büyük maddi zaruretler dolayısıyla ve bazen da aldatılarak hisselerini yok pahasına elden çıkardılar. Babamın maddi ihtiyacı olmadığı için direndi. Reddolunamayacak tarihi kayıtları, vesikaları buldu.

 

               Selim’in aklı yeniden karışır gibi oldu:

 

-          O halde sizin de hayatınızın tehlikede olması icab eder.

 

-          Belki. Fakat ben bütün tedbirleri aldım. Vesikalar kimsenin bilmediği bir yerde saklı olduğu gibi bana da bir suikast yaparlarsa bunun kimler tarafından yapılmış olacağına dair hakimleri inandıracak bilgiler, dosyalar, hatta fotoğraflar emin bir yerde durmaktadır. Gerektiği zaman bunları ortaya çıkaracak cesur insanlar var.

 

               Arada uzun bir sessizlik oldu. Sonra Leyla yeniden konuştu:

 

-          Kıralcı olduğunuz için başınıza gelenleri sizin kadar biliyorum. Bu yüzden size yakınlık ve saygı duyuyorum. Akşamları bazen tek başıma dolaşmam bir ruh sporudur. Babamın nasıl acıklı bir şekilde öldürüldüğünü annemden o çocuk yaşımda dinledim,annem de bu kederle öldüğü için o çirkin ajana karşı da müthiş bir kin duyuyorum. Beni kandırıp münasebetsiz taht davasına sürükleyeceğini ve böylece yok edilmemi sağlayacağını umarak peşimde dolaşıyor. Yüzbaşım! Dadımı saymazsanız ben yalnız bir insanım. Arkadaş çevrenize ve evliliğinize rağmen siz de yalnız ve kimsesizsiniz. Onun için sizinle konuşmaktan zevk alıyor ve beni ele vermeyecek bir sırdaş olduğunuz için de çok değer veriyorum. Arada bir bana gelirseniz çok memnun kalırım. Zannedersem siz de bahtiyar olusunuz.

 

               Leyla son sözlerini kesin bir hüküm şeklinde söylemişti. Doğru idi. Leyla’nın anlattıkları kendisini bunaltmıştı. Fakat yine de sebebini bilmediği bir bahtiyarlık duyuyordu.

 

               Geldi geleli ilk defa çevresine alıcı gözüyle baktı. Bir milyonerin evindeydi. Aklına çok mühim bir şey geldi. Tam bunu Leyla’ya söylemeye başlayacaktı ki Gülsafa Kalfa, tekerlekli çay masası ile odaya girdi.


Sonraki Bölüm >>